1948'de yaşananları sürekli "Araplar savaşı başlattı, Filistinliler de yerlerinden edildi" diyerek açıklamaya çalışanlara, bizzat Siyonizmi savunan İsrailli tarihçi Benny Morris'in yazdıklarını hatırlatmak gerekiyor.
Morris, The Birth of the Palestinian Refugee Problem Revisited adlı eserinin 60. sayfasında açıkça şunu söylüyor:
“Nüfus transferi kaçınılmazdı ve Siyonizmin doğasında vardı. Çünkü Siyonizm, Arap olan bir ülkeyi Yahudi devletine dönüştürmeyi amaçlıyordu ve Arap nüfusunun büyük ölçüde yerinden edilmesi olmadan bir Yahudi devleti kurulamazdı.”
sayfada da Arapların yerlerinden edilmesinin Siyonist ideolojiye içkin olduğunu, yaklaşık 700 bin Filistinlinin evlerinden olduğunu belirtiyor. Üstelik 5. sayfada, yeni açılan İsrail arşivlerinin kendi eserinin ilk baskısında kaydettiğinden çok daha fazla sürgün ve vahşet eylemini ortaya çıkardığını kabul ediyor.
Morris, savaş öncesinde hazırlanmış genel bir sürgün planı bulunduğunu reddediyor. Fakat nüfus transferi düşüncesinin 1948'den çok önce Siyonist ideolojide yer aldığını da açıkça ortaya koyuyor.
Buna rağmen hâlâ bütün meseleyi 1948'de Arapların savaşı başlatmasına indirgemek, yaşananların tarihsel arka planını görmezden gelmektir.
Bir de tarih boyunca anti-yahudi propagandası anlatan yalancılar var. Yahu Amerika dünyada bir ilk olan belkide bir insan ırkını yok etti. Düşünün tarih boyunca tüm dünya size karşı olacak ve halen yok olmayacaksınız. Yersen tabi! Son olarak ata toprağı safsatası var tabi. Yahudiler başta orda olmadığı gibi diyelim ki orda tarih boyu olsunlar böyle bir talepleri meşru olamaz. O zaman çinde zulüm görenleri ata toprağı diye Irak'a getirsinler ve orda devlet kurma amaçları olsun. Ne diyecekler acaba? Ee türklerin devleti var ama diyenler yahu Dünya'da nüfus olarak birbirine yakın yahudi nüfus sayısı Amerika ve İsrail. İsteseler eyalette alırlardı Amerikadan her şeyide alırlardı bal gibi biliyorsunuz ama adamların amacı belli.
En çok kullandığım ve en başarılı bulduğum yapay zeka ile tercüme yöntemini anlattığım bir video çektim.
Bu yöntem sayesinde, tek seferde 200-300 sayfalık bir kitabı tercüme ettirip, içindekiler bölümünden tutun da dipnotlara kadar kaliteli bir dizgiyle hazırlanmış Word dosyası olarak çıktı alabileceksiniz.
Kullandığım promptu da aşağıya bırakıyorum. Siz kendi ilgi alanınıza göre prompt üzerinde değişiklikler yaparak revize edebilirsiniz. Herkese hayırlı çalışmalar.
PROMT👇
GÖREV VE ÇALIŞMA YÖNTEMİ: Yüklediğim bu metni arka planda kendi içinde mantıklı bölümlere (parçalara) ayırarak sırayla işle. Her bölümden sonra benden "devam" onayı bekleme; tüm bölümleri arka planda peş peşe tamamla ve en sonunda hepsini tek ve eksiksiz bir Word (.docx) dosyasında birleştirerek bana sun.
UYULACAK 9 KESİN KURAL:
1. ROL VE KİMLİK:
Sen; akademik, teknik ve edebi metinler konusunda uzmanlaşmış, yüksek düzeyde dil yetkinliğine sahip profesyonel bir mütercim-tercümansın. Görevin, sana iletilen her türlü metni veya dosyayı en yüksek doğrulukla Türkçeye çevirmektir.
2. ÇEVİRİ PRENSİPLERİ:
Tam Metin Sadakati: En temel kuralın "sıfır kayıp" ilkesidir. Metnin hiçbir bölümünü atlamayacak, özetlemeyecek veya "burası benzer" diyerek geçiştirmeyeceksin. Başlıklardan dipnotlara kadar metnin TAMAMINI çevireceksin.
3. TERMİNOLOJİ HASSASİYETİ:
Metnin ait olduğu disiplini (hukuk, felsefe, ilahiyat, teknoloji vb.) analiz et ve o alana ait yerleşik terminolojiyi kullan. Eğer bir terimin birden fazla anlamı varsa, bağlama en uygun olanı seç.
4. AKICILIK VE DOĞALLIK:
Çeviri yaparken Türkçe'nin söz dizimine, deyim yapısına ve ifade gücüne uygun, akıcı ve profesyonel bir üslup kullan.
5. FORMAT KORUMA:
Orijinal metindeki madde işaretleri, kalın/italik yazımlar veya tablo yapılarını aynen koru.
6. DİPNOTLAR HAKKINDA:
Tüm dipnotlar doğrudan Word belgesinin yerel dipnot sistemi (Footnote) kullanılarak eklenmelidir. Dipnot açıklamaları metin içine, paragraf altlarına veya dokümanın sonuna düz metin olarak yazılmayacak; ilgili cümlenin bittiği yere gerçek Word dipnot nesnesi olarak eklenecek ve sayfa altında yer alacaktır. Dipnot numaralandırması tamamen Word'ün otomatik numaralandırma sistemine bırakılacak; dipnot metninin başına orijinal sayfadaki (1), (2) gibi rakamlar manuel olarak tekrar yazılmayacaktır. Hiçbir dipnotu atlama, tek bir dipnotu dahi dışarıda bırakma sakın.
7. AKIŞI KORUMAK:
Metnin sayfa yapısını değil, anlamsal bütünlüğünü esas al. Çeviri, sayfa kesintileri olmadan, akıcı ve kesintisiz bir blok metin olarak sunulmalıdır.
8. ÖNEMLİ!:
Ayet, Hadis, Sahabe sözleri, Alim sözleri ve Terimler Formatı:
Metin içinde geçen tüm ayet, hadis, sahabe sözleri, alim sözleri ve şayet varsa terimlere dair açıklamalar (genellikle {}, [], <> veya parantez içinde yer alan metinler) çift tırnak (" ") içine al.
Mevcut parantez veya köşeli ayraçları kaldır, yerine tırnak kullan.
Önemli İstisna:
Ayet numaraları, sure isimleri veya hadis kaynaklarını belirten referans bilgilerine (örneğin: [Mü'min: 55], (Buhari, 12), [8/454] gibi) kesinlikle dokunma. Bunlar orijinal halleriyle (parantez veya köşeli ayraç içinde) kalmalıdır.
9. İÇİNDEKİLER (FİHRİST) TABLOSU HAKKINDA:
Şayet çevrilen eserde bir "İçindekiler / Fihrist" kısmı varsa, bunu sabit (statik) bir metin veya normal bir tablo olarak yazma. Bunun yerine, metin içindeki tüm ana ve alt başlıkları Word'ün yerleşik başlık stilleriyle (Heading 1 / Başlık 1, Heading 2 / Başlık 2, Heading 3 / Başlık 3) biçimlendir ve İçindekiler kısmını Word'ün yerel ve dinamik "Otomatik İçindekiler Tablosu" (Table of Contents / TOC alanı) nesnesi olarak oluştur. Böylece İçindekiler kısmı Word'de sağ tıklanarak "Alanı Güncelleştir" (Update Field) denildiğinde sayfa numaraları ve başlıklarla birlikte otomatik güncellenebilir ve düzenlenebilir yapıda olsun.
Meseleyi yine anlamadan kuru tercüme atılmış. Razi'nin mucib ile muhtar derken anlamını bilmeden sanki İbni Sinacılığa reddiye yapılmış sanıyor bu arkadaş halen. Halbuki bu dediklerinin İbni Sina'ya reddiye babında bir şey yok. Çünkü bu arkadaş sistemi bilmiyor ve sanki burada İbni Sina'ya reddiye yapılıyormuş gibi anlıyor.
HZ. İBRAHİM'İN FÂİL-İ MUHTÂR, PUTPERESTLERİN MÛCİB Bİ'Z-ZÂT İNANCI
Fahreddîn Râzî, Tevbe suresi 105. ayetin tefsiri sadedinde Hz. İbrahim (aleyhisselâm) zamanındaki putperestlerin çoğunun, Allah Teâlâ'nın irâdeli değil mûcib bi'z-zât olduğunu söyleyen filozoflara tâbî olduğunu söyler:
"Bazı meclislerde şöyle dedim: İbrahim (aleyhisselâm)'ın zikrettiği bu delilden maksat, putun ilâh olmadığını söylemek değildir. Zira herkes, zorunlu olarak bilir ki put, taştan ve ağaçtan ibarettir ve herkesin tasarrufuna maruz kalabilecek durumdadır. Dileyen onu yakabilir, dileyen kırabilir. Böyle bir durumda akıl sahibi biri onun ilâh olduğunu nasıl zannedebilir ki?
Bilakis bu [delil]den maksat şudur: İbrahim (aleyhisselâm)'ın dönemindeki putperestlerin çoğu, âlemin ilâhının irâde ve ihtiyâr ile var eden değil mûcib bi'z-zât (zorunlulukla var eden) olduğunu söyleyen filozofların görüşünü benimsemişlerdi.
Bunun üzerine İbrahim (aleyhisselâm) şöyle demiştir:
'Zâtı gereği mûcib olan [ilâh]; şayet hayırları bilmiyor, fayda ve zarar vermeye kâdir bulunmuyor, ihtiyaç sahiplerinin dualarını işitmiyor ve çaresizlerin yakarışlarını görmüyorsa, ona ibadet etmenin ne faydası olabilir?'
Dolayısıyla İbrahim’in (aleyhisselâm) delilinden maksat, âlemin ilâhının mûcib bi'z-zât olduğunu savunanların görüşünü çürütmektir. Buna karşılık, Allah Teâlâ fâil-i muhtâr ve cüz’îleri bilen [ilah] olduğunda kullar açısından çok büyük faydalar ortaya çıkar. Zira kul itaat ettiğinde, ma'bud (ilah) onun itaatini bilir ve ona dünyada ve âhirette sevap ulaştırmaya da kadirdir. Kul isyan ettiğinde ise ma'bud onun isyanını bilir ve ona dünyada ve âhirette azap ulaştırmaya kadirdir.
📖 Râzî, Tefsîr-i Kebîr (Mefâtîhu'l-Ğayb), (Beyrut: Dâru'l-Fikr, 1981), 16/192.
Burada ya şark kurnazlığı yapılıyor ya da Razi'nin muhtar ve mucib kavramlarını hangi anlamda kullandığı bilinmeden cahilce bir paylaşım yapılmış. Ben ikinci ihtimali daha kuvvetli görüyorum.
Fatiha tefsirinden bir pasajı alıp Razi'nin zorunluluğu ihtiyarın karşıtı olarak gördüğünü ima ediyor bu arkadaş. Oysa Razi'nin kendi eserlerinde yaptığı mucib ve fail-i muhtar ayrımı bundan farklı.
Razi, el-Metalibü'l-Aliye'de bu kavramlar arasındaki ayrımı açıkça ortaya koyuyor. Yaptığı tanımlara bakarsanız sayın arkadaş, Razi'nin tefsirde ne dediğini ve savunduğu pozisyonun sizin dediğiniz gibi olmadığını anlarsınız. Ayrıca İbn Sina'dan da bu bakımdan çok da farklı olmadığını görürsünüz. Razi, tercih bila müreccih hakkında ise doğrudan "هذا محال" diyor. Yani müreccihsiz tercihi imkansız kabul ediyor. Kem küm etmenize gerek yok yani kabul edip devam etseniz hayrınıza olur.
Şimdi gelelim bir de bu ibarelerin, filozoflara karşı sanki gerçek bir reddiye verilmiş gibi lanse edilmesine. İbn Sina da Allah'ı ateş gibi bilgisizce fiilde bulunan tabii bir fail olarak görmüyor. et-Ta'likat'ta bilgiden kaynaklanan fiilin tabii değil, iradi olduğunu açıkça ifade ediyor, vesselam.
Fahreddîn Râzî, Fatiha suresinden çıkarılan aklî sırları açıklarken burada Allah Teâlâ'nın fâil-i muhtâr olduğuna dikkat çekildiğini söyler.
Şayet Allah, ihtiyâr/irâde ile değil de zorunlulukla fiil yapan olsaydı bize verdiği nimetler nedeniyle hamdi hak etmiş olmayacağını, buna rağmen İslâm'da tüm hamdler O'na tahsis edildiğine göre İslâm inancında Allah'ın mûcib bi'z-zât değil ihtiyâr/irâde ile iş yapan olduğunu vurgular:
"Dördüncü mesele: Bu ayet, âlemin ilâhının zâtı gereği zorunlu olarak fiilde bulunan (mûcib bi’z-zât) değil, ihtiyâr sahibi bir fâil olduğunu göstermektedir.
[Naklî ispata gelince] bunun delili şudur: Zâtı gereği zorunlu olarak fiilde bulunan bir varlığın, herhangi bir fiilinden dolayı hamde, övgüye ve yüceltmeye müstehak olmaması gerekir. Görmez misin ki insan, ateşin sıcaklığından veya buzun soğukluğundan faydalandığında ateşi yahut buzu övmez. Zira ateşin ısıtıcı, buzun ise soğutucu etkisi, kudret ve ihtiyârla değil, tabiatları gereğiyledir.
Öyleyse [bu surede] Allah’ın hamde ve övgüye müstehak olduğuna hükmedilmesi, O’nun ihtiyâr sahibi bir fâil olduğunu ortaya koyar.
[Aklî ispata gelince] O’nun ihtiyâr sahibi bir fâil olduğunu şu şekilde anladık: Eğer O, zâtı gereği zorunlu olarak fiilde bulunan (mûcib) olsaydı, zorunlu olarak meydana getiren etkin sebebin devam etmesiyle eserler ve sonuçlar da devam eder, bunlarda değişimin meydana gelmesi imkânsız olurdu. Hâlbuki değişimlerin meydana geldiğini gözlemlediğimize göre, bunlar üzerindeki etkinin kaynağının zâtı gereği zorunlu olarak fiilde bulunan değil, ihtiyârıyla fiilde bulunan bir kâdir olduğunu anladık.
Durum böyle olduğuna göre, O’nun hamde ve övgüye müstahak olduğu da kesinleşmiş olur."
📖 Râzî, Tefsîr-i Kebîr (Mefâtîhu'l-Ğayb), (Beyrut: Dâru'l-Fikr, 1981), 1/188.
Çok daha detaylı ve iyisini Tayfun hocamız paylaşmış ilgililer okuyabilir 👇👇
Fahreddin Râzî’de Fâil-i Muhtâr ve Mûcib Bizzât Farkı
Metâlib’de İmam Râzî’nin tercih bila müreccihi reddettiği açıktır. Aklı olan ve inkar/inat tabiatı kalbinde kökleşmemiş olan iki insan bu hususta ihtilaf etmez. Zaten Râzî de akıl sahiplerinin tercih bila müreccihin imkansızlığında ittifak ettiklerini onlarca pasajda net ifadelerle ortaya koyar ve karşısına bizzat telaffuz ederek kelamcıları alır (Kelamcılarla aynı düşünüyorsa kelamcıların hangi görüşünü karşısına alıyor?).
Mesela kitabın mukaddimesi biter bitmez kitabın ilk konusu zaten budur. Râzî’nin orada kurduğu ilk cümle de “Tercih bila müreccihin imkansızlığı hususunda akıl sahiplerinin iki görüşü vardır. Birincisi bunun bedihi olduğu, ikincisi delil ile ispatlandığıdır.” (Metalib 1/74). Daha sonra kendisi bu öncülün bedihi olduğunu ifade eder (Metalib 1/84) fakat sonuçta akıl sahiplerinin ittifakıyla tercih bila müreccihin imkansız olduğunu daha kitabın başında ifade eder ve sonraki 55 sayfa boyunca 39 farklı pasajda tercih bila müreccihin imkansızlığını bizzat savunur veya imkanına dair getirilen itirazlara bizzat cevap verir. Bu pasajlar başkalarından naklettiği pasajlar değil bizzat kendi konuştuğu pasajlardır.
Yine bu pasajlar sadece insan irade ve fiilleriyle ilgili değil aynı zamanda Allah’ın irade ve fiilleriyle alakalı pasajlardır. Birkaç tanesini örnek vereyim:
1-) Tercih bila müreccihin imkansızlığına dair Râzî’nin getirdiği delillerden biri müddetin kadim olduğuna binaen getirilen bir delildir. Burada Râzî kendisi müddetin kadim olduğunu söylemese de Metalib 5/76’da söyleyecektir. Dolayısıyla buradaki delil de Râzî’nin kendi kabul ettiği bir delildir. Buna göre tercih bila müreccihin imkansız olduğuna dair getirilen delillerden biri Râzî’ye göre müddetin kıdemine dayanmaktadır. Çünkü müddet kadim ise müddetin illeti olan Allah’ın onu müreccihsiz tercihle değil zorunluluk yolu ile yaratmış olması gerekir. (Metalib 1/89-90).
2-) Yine tercih bila müreccihin imkansızlığına karşı çıkan muarızları alemin Allah’tan imkan yolu üzere sudur ettiğini iddia ederler (Metalib 1/111-112). Râzî bu tür itirazlara hem filozoflardan destek alarak hem de kendisi “hak olan şudur” gibi ifadeler kullanarak bizzat cevap verir (Metalib 1/120).
Dolayısıyla tercih bila müreccih konusunu asıl ele aldığı bu fasıl sadece insanlarla alakalı değildir. Bilakis Râzî tercih bila müreccih konusunda Allah ile insan arasını hiçbir şekilde ayırmaz. Zaten bu kısımdaki 39 pasajın ancak birkaç tanesi sadece insanla ilgili aslandan kaçan adam gibi örneklerdir. Geri kalanı salt metafiziksel tartışmalardır ve mutlak olarak genel şekilde ele alınmışlardır. Yukarıdaki örnekler de Allah’ın irade ve fiillerinin de aynı konuya dahil olduğunun ayrı delilleridir.
Zaten Râzî tercih bila müreccihin imkansızlığının Allah için de kul için de geçerli olduğunu 9 cilt boyunca her yerde devam ettirir. Bunları Normal Felsefeye Giriş kitabımda da yazdım ama burada da kısaca bir örnek zikredeyim.
Mesela 9. ciltte Mutezile’ye karşı cebr düşüncesini savunurken her iradenin ve fiilin bir müreccihi olması gerekir der. Mutezile ise bu kabul edilirse Allah’ın da fail-i muhtar değil mûcib bizzat olacağını söyleyerek İmam Râzî’yi ilzam eder (Metalib 9/15).
İmam Râzî ise bu ilzama öncelikle konunun temelini inşa ederek cevap vermeye başlar. Onun bu inşasına göre illete ihtiyacın sebebi imkan olduğundan dolayı her malulün illeti tarafından her halükarda zorunlu kılınması gerekir. Eğer bu inkar edilebilseydi mümkünlerden yola çıkarak Allah’ı ispatlamak imkansız hale gelir ve ister mûcib olsun ister muhtâr olsun herhangi bir ilahı nefyetmek gerekirdi (Metalib 9/16).
O halde HAK OLAN GÖRÜŞ ŞUDUR der İmam: Ya tüm mümkünlerin illete ihtiyacı olduğunu söyleyeceğiz ve bu kaideden Allah’ın fiillerini istisna etmeyeceğiz, ya da hiçbir mümkünün illete ihtiyaç duymadığını söyleyeceğiz ve Allah’ı ispatlamamız imkansız hale gelecek.
Devam eder İmam: Mutezile’nin dediği gibi imkanın bazı yerlerde illete ihtiyaç duyduğu bazı yerlerde illete ihtiyaç duymadığını söylemek çelişkili ve batıl bir tahakkümden ibarettir (Metalib 9/16-17).
Mutezile devam eder: “O halde Allah’ın alemi şu vakitte değil de bu vakitte yaratmayı dilemesi de mümkün müydü değil miydi?”
A-) Eğer mümkünse bu tercih bila müreccihin imkanı anlamına gelir.
B-) Mümkün değilse bu da Allah’ın mûcib olduğu anlamına gelir (Metalib 9/27).
Tercih bila müreccihin imkanını savunan birinin bu soruya vereceği cevap basittir. Çünkü tercih bila müreccihin imkanını savunan kişi bu soruya doğrudan “Evet başka bir vakitte yaratmayı dilemesi de mümkündü.” diye cevap verir ve konu kapanır. Fakat İmam böyle yapmaz çünkü kendisi de kitabın başından beri onlarca pasajda yaptığı gibi ilzamın B şıkkını seçer. Böylece ilzamın “zorunlu kılma” mefhumunu kabul eder fakat yine de Allah’ı mûcib olarak isimlendirmeye yanaşmaz. (Metalib 9/27)
Çünkü Râzî’nin mûcib-muhtâr kelimelerine verdiği anlam, mütekaddim dönemdeki yaygın anlamlarından son derece farklıdır. Râzî bu ayrımı da kitap boyunca onlarca farklı yerde uzun uzadıya ifade eder fakat son bir kez burada da açıklar:
Râzî’ye göre mûcib demek sadece zorunlulukla tercihte bulunan demek değil bilgisizce zorunlu kılan demektir. Ateşin yakmasını örnek verir buna. Muhtâr demek de imkan yolu üzere tercihte bulunan değil “zorunlu kıldığı fiili bilgisi dahilinde olan” demektir.
Bu bağlamda mûcib ve muhtâr arasında Râzî’ye göre fiillerini zorunlu kılmak hususunda bir fark yoktur (Metalib 3/43). Aralarında yalnızca iki fark vardır:
1-) Mûcib, bilgisi olmadan zorunlu kılana denir (ateş). Muhtâr bilgi sahibi olarak zorunlu kılana denir (Allah).
2-) Mûcibden ancak tek ve değişmez zorunlu bir fiil sudur eder (Filozoflara göre Allah), muhtârdan ise dâîlerin değişmesiyle farklı farklı zorunlu fiiller sudur eder (Râzî’ye göre Allah). (Metalib 9/26).
Râzî’ye göre Allah tek bir fiilde bulunmaz dâîler hasebince çok fiilde bulunur. Fiilinin bilgisine de sahiptir. Bu iki gerekçeyle Allah’ı mûcib olarak değil muhtâr olarak isimlendirir. Bu isimlendirmenin mütekaddim kelamcıların muhtâr kavramıyla bir alakası olmadığı gibi Râzî onu her fırsatta şiddetle eleştirir. Çünkü tercih bila müreccih mutlak olarak imkansızdır (Metalib 3/43).
Tüm bunlara ek olarak Metalib’in 3. cildi Allah’ın îcâbî sıfatlarına ayrılan cilttir. Râzî daha cildin başında İrade’yi îcâbî sıfatlardan saymaz. Bu cilt Kudret sıfatıyla başlar. Kudret sıfatı başlığında ise yalnızca “Dâîler” konusu vardır. Burada da konunun başından sonuna kadar Râzî tercih bila müreccihin imkansızlığını hem Allah için hem de kullar için imkansız görür ve karşısına açıkça kelamcıları alır ve onların görüşlerini çürütür. Dâî’nin ilim türünden bir şey olduğunu, iradenin ise dâînin lazımı olduğunu söyler (Metalib 3/19-20). Mûcib ve kâdir arasındaki farka gelince yine aynı hususları zikreder (Metalib 3/49, 3/59-60, 3/80). Aradaki farkın hakikatini hiçbir şekilde tercih bila müreccihe bağlamaz, bilakis farkın bu olmadığını her fırsatta söyler (Metalib 3/43).
Özetle bu konunun tartışılacak bir tarafı yok arkadaşlar. Râzî’nin Metalib’de tercih bila müreccihin imkansızlığını hem kullar için hem Allah için savunduğu hususu güneş gibi açıktır. Gerçeği gören hocalar şahitlik vazifesini yerine getirmediği için, muarız hocalar münazara ve tartışmaya asla yanaşmadıkları, itirazlarımıza ve uyarılarımıza hiçbir şekilde geri dönüş yapmadıkları için muarızlarımız cesaret bulup rahat rahat kafaları karıştırmaya devam edebiliyorlar. Konunun sizin için önemi olmayabilir ya da önemini anlayamıyor olabilirsiniz. Fakat yine de camiada böylesine karışıklığa sebep olan ve ilim taliplerinin gerçeği öğrenmek zorunda oldukları bir hususta şahitlik yapıp ihtilafları bitirmeyi murad etmeniz gerekirdi. Çünkü ihtilaf mahallinde bilirkişilerin şahitliği farzdır.
Muarızlarımızdan ricam, artık konunun hakikatini kabul edip kendilerini de bizi de insanları da daha fazla boş yere yormamalarıdır. Hakikatin kabulü mağlubiyet değil izzettir, erdemdir. Hakkın kabulü barışın ve kardeşliğin teminatıdır. Gerçeği kabul etmek yerine konu ile alakası olmayan ama sanki alakası varmış gibi kullanılan dolaylı pasajlardan zorlama tevillerle hüküm çıkarmaya çalışmak nafiledir. Râzî bu konuları asıl ele aldığı 1. ve 3. cildin baş kısımlarında konuyu hiçbir tevile mahal bırakmayacak şekilde ve hiçbir istisna kabul etmeyecek şekilde karara bağlamıştır. Konunun ayrıntıları hakkında ihtilaf makul olmakla beraber Râzî’nin Metâlib’de tercih bila müreccihin imkansızlığını savunduğu hususu herhangi bir şüpheyi kabul etmeyecek kadar açıktır.
Râzî’nin iradeli fâil-i muhtâr adını verdiği bir şeyi savunmasından hareketle onun tercih bila müreccihi savunduğunu iddia etmek ise Râzî’nin bu kavramlara verdiği manaları bilmemekten kaynaklıdır. Fakat bu öğretildikten sonra hala aynı hataya devam edilmesi, üstelik bunu yaparken inatçı ve çirkin bir tutum takınılarak bize ithamlarda bulunulması ortada bilmemekten başka bir problemin de olduğunu göstermektedir. Umarım herkes üzerine düşeni yapar ve bu ihtilaflar sona erer. Vesselam.
Mesela sen bu konuyu benimle (asıl alanım bu konular değilken) bile tartışacak ilmi bir birikime sahip değilken iddialı konuşmak için paylaşımlarda bulunuyorsun. Razi hususunda açıkca yalan söylediğine de kanaat getirmiştim yinede belki sonra kaldırır dedim ama yok. Raziyle alakalı çarpıtmasını tekrardan aşağıya paylaşıyorum ama bu ahlaksız, ahlaksız olmaya devam edecek 👇nitter.cf/Einstein_Maxwel/status…
Nevzat retweeted
Mehmet Yalçın nazikçe uyarmamıza rağmen bu paylaşımını hala kaldırmamış. Bu yüzden burada nelerin döndüğünü herkesin anlaması için durumu daha açık bir şekilde ifade edeceğim.
Bizim iddialarımızın aksine olarak Fahreddin Razi'nin tercih bila müreccih görüşünü savunduğunu iddia edebilmek için Mehmet Yalçın geçtiğimiz günlerde aşağıdaki pasajı paylaşmıştı. Paylaşırken herhangi bir cilt ve sayfa numarası da vermedi fakat Metalib neredeyse ezberimde olduğundan dolayı ilgili sayfayı biliyordum (Metalib 3/180). Sayfanın alt kısmında bir paragraf daha var fakat Mehmet Yalçın paylaşımında bu paragrafı kırpmış. Aşağıda paylaştığım fotoğraf sayfanın bu kırpılan kısmını da içeriyor.
Mehmet Yalçın'ın paylaştığı kısımda kelamcılar tercih bila müreccihi savunuyor. Fakat aynı sayfada hemen alt satırda konu devam ediyor ve burası kırpılmış. Kırparak gizlediği bu paragrafın hemen başında ise Razi "bu görüşe şu şekilde itiraz edilebilir" diyerek tercih bila müreccih görüşüne yönelik itirazı ortaya koymaya başlıyor. Bu kısım gizlenerek sayfanın sadece üst kısmı paylaşılıyor ve Razi sanki tercih bila müreccihi savunuyor gibi gerçeğin tam tersi bir izlenim oluşturulması hedefleniyor.
Bunu görünce Mehmet Yalçın'ın paylaşımını aynı gün nazikçe alıntıladım ve sayfanın devamındaki kısmın gözden kaçırılmış olabileceğini söyledim ve devamındaki paragrafı da sayfa numarasını vererek paylaştım. Kendisine hüsnü zannım olduğunu da belirttim ve işin altında bir art niyet aramadım. Fakat alıntıma herhangi bir cevap vermedi. Kendisine özelden yazan ve uyaranlar da oldu. Onlara da cevap vermedi ve sonrasında paylaşımını kaldırmadığı gibi tekrardan rt etti.
Paylaşımdan bugüne kadar aradan geçen 15 gün boyunca hala paylaşımını kaldırmadığını görüyorum. Üstelik gerçeği öğrenince hakka şahitlik edeceğini umduğum bazı kişiler de paylaşımını tüm uyarılarımıza rağmen rt etmiş. Büyük hayal kırıklığı oldular benim için. Eğer bu paylaşımımdan sonra da bu hatalarından dönmezlerse bundan sonra onları da açıkça hedef alacağımı söylemek isterim.
Bir hususu da açıklığa kavuşturayım. Siz tercih bila müreccihi savunabilirsiniz. İnsanlara yalan söyleyip onları aldatmadığınız müddetçe bu görüşü Razi'nin savunduğunu da iddia edebilirsiniz. Bunu ayrıca ilmi olarak zaten tartışırız. Böyle bir manzarada kimseye düşmanlık etmem ve kimseyi yalancılıkla itham etmem. Bana göre saçma ve çocukça bir şey savunsanız dahi ilmi zeminde kalırız ve düşmanlık etmeyiz. Bu yüzden Razi tercih bila müreccihi savunuyor diyen herkesi hedef tahtasına oturtmadım. Çünkü bazıları mesela Muhassal'a atıf yapmış. Bu kimseleri yalancılıkla itham edemem. Sadece metodolojik bir hataları olduğunu söylerim ve ilmi zeminde eleştiririm. Benim de böyle hatalarım olabilir ve ilmi zeminde eleştirilere her zaman açığım. Bu ayrı bir konu.
Fakat içinde bulunduğumuz durumlar çok daha vahim bir tablo ortaya koyuyor. Çünkü açık ve somut veriler üzerinden yalan ve saptırmalar yapılıyor. Bu ithamlarım Razi'ye tercih bila müreccih görüşünü isnat ettikleri için değil, bu isnadı yalan veriler üzerinden ilerlettikleri ve uyarılarımıza rağmen bu yalanları devam ettirdikleri için. Yoksa bir yerleri yanlış anlayıp (veya doğru anlayıp) Razi'ye bu görüşü isnat etseler itham etmeden ilmi eleştirilerimizi yaparız ve konu ilmi zeminde kalır. Fakat uyarmamıza rağmen yalan atıflara devam ediyorlar ve bu büyük bir problem. Çünkü yüzlerce, binlerce ilim talibini aldatıyorlar ve onlarla aramıza düşmanlık tohumu ekiyorlar. Üstelik bu yalanlar üzerine bir de tekfir silahını bina ediyorlar ve sizi korkutarak bizim iddialarımız üzerinde objektif bir şekilde düşünmenize engel oluyorlar. Size böyle en büyük meselelerde ve hatta üzerine tekfir bina ettikleri hususlarda bile büyük yalanlar söyleyen hocalarınız fıkıh, tefsir, hadis hususunda ne yalanlar söylüyor Allah bilir. Yalan söylemeyenler de şahitlikten kaçıyor. Gidip soruyorsunuz bir kelam, İslam felsefesi profuna, o konuyu tahkik etmedim bilemiyorum diye cevap veriyor. Onlar şahitlik etmeyecekse kim şahitlik edecek? Kimin vazifesi bu işler? Allah'ın farz kıldığı şahitlik kimin üzerine farz? (Nisa 135)
Bugün belki işinize geldiği için hocalarınızın yalanlarına göz yumarsanız yarın işinize gelmeyen yalanları söylediklerinde ruhunuz duymaz.
Bugün yalan söyleyen hocalarınızı utandırmazsanız yarın yalancılıkları ortaya çıkınca onlar sizi utandırır.
Rahatça tekfir edebilmek için yalanlara sığınmak ciddi bir sorundur. İnsanın kendi görüşünü desteklemek için yalan söylemesi bile -her ne kadar lanetli bir iş olsa da- yine de psikolojik olarak bir ölçüde anlaşılır. Fakat tekfir edebilmek için yalanlara sığınmak problem üzerine problemdir. Ben bu kadar tekfir hırsını asla anlayamayacağım. Kendi görüşünü şiddetle savun, başkasını şiddetle eleştir. Neden din dışına atmak istiyorsun insanları bu kadar? Bizi din dışına atabilmek bu kadar yalan söylemene ve insanları aldatmana sebep olacak kadar önemli mi gerçekten? Neden böyle bir psikolojiye sahipsin?
Son olarak şunu da ifade etmek istiyorum. Şimdiye kadar tartıştığım kim olursa olsun. Hakkı kabul ettikleri veya yalanlarından geri adım attıkları an kardeşim olurlar. Bütün meseleleri beraberce toparlarız. Hüsnü zannı da tahkim ederiz. Fakat uyarılara rağmen yalanda ısrar edenlerin elimizden çekecekleri var. Vesselam.
Nevzat retweeted
Bakın geri zekâlı laikler, bir çocuk her zaman ailesi ya da öğretmenleri tarafından şartlandırılarak büyür. Dünyanın her yerinde bu böyledir. O kalın kalın müfredatların tek amacı çocuğu küçükken şartlandırmak, ağacı yaşken eğmek üzerinedir. Bunların tamamı bir dünya görüşü çerçevesinde olur.
O sebeple boş boş laf edip de dinî eğitim dışındaki her eğitimi, çocukların ihtiyacı olan tarafsız ve nesnel eğitim gibi lanse edip durmayın. 12 yaşında başörtü giyen kız çocuğu da 18 yaşına kadar başörtünün eğitim hayatında olmaması gerektiği fikriyle büyüyen kız öğrenci de aynı şartlandırmanın imbiğinden geçmiştir. Hatta birincisi sadece aile şartlandırması iken ikincisi ise baş açıklığı çocuğun zihninde adeta bir vatandaşlık bilinci gibi koşullandıran toplumsal ve siyasi anlamda devasa bir baskıdır.
Zaten bu başörtü yasaklarının tamamı da makbul vatandaş oluşturmak üzerinedir. O sebeple siksok analizler kasıp da “20 yaşına gelince kendi kararını verir” deyip adamın asabını bozmayın. O yasak zaten o çocuk 20 yaşına gelince başörtüsünü lüzumsuz ve ahlakî anlamından soyutlanmış bir bez parçası olarak görsün diye getiriliyor.
Açık açık deyin “biz dindar ailelerin çocuklarına 18-20 yaşına kadar gayri dini bir perspektifi aşılarsak sonradan dindarlaşma oranları azalır. Amacımız asimile etmektir” diye. Biz de ona göre muamele edelim, delikanlı olun kaçak güreşmeyin.
Öyle bir tavır yok. Dizide ticari kaygılardan oluşan çarpıtmalar var. Aslında olay belli. Fatih gözü Roma'ya dikmişken bir tane p*zevenk çıkıp Osmanlı şehirlerini yağmalayıp müslüman kanı döküyor. Fatihte bu p*zevenki tarihten siliyor. Ancak ömrü malesef Romayı almaya yetmiyor. Birileri Türk diye güzelleştirmenin bir anlamı yok. Fatih'i bile isteye Müslümanlarla cenk etmeye zorlamış ve Roma'nın alınmamasına sebebiyet vermiş birisidir.
Konu özgür irade olduğunda;
Bizim yapay zekayla olan ilişkimiz, Eş'arilere göre Allah ile insan arasındaki ilişki ile aynıdır.
Razi burada önce irade lehindeki tahsis delilini en güçlü biçimiyle takrir ediyor: Kudret mümkünlere eşit nispetlidir, ilim vukuya tabidir. Dolayısıyla iki mümkünden birini tahsis eden ayrı bir sıfatın, yani iradenin bulunması gerektiği söyleniyor.
Fakat metin burada bitmiyor. Hemen ardından "ولقائل أن يقول" diyerek bu delile itiraz ediyor. Kudretin iki tarafa eşit nispeti bir muraccihi gerektiriyorsa, iradenin farklı mümkünlere nispeti neden yeni bir muraccihi gerektirmesin? Muraccih gerekiyorsa teselsül problemi doğuyor. gerekmiyorsa aynı imtiyaz neden kudrete tanınmasın? Razi burada tam da kelamcıların iradeyi ayrı bir muhassıs olarak ispat etmek için kurdukları gerekçeyi hedef alıyor ve bu delilin kendi içinde tutarlı biçimde sürdürülemediğini göstermeye çalışıyor.
Hocaya iyi bir zanda bulunmak istiyorum ancak devamı gösterildikten sonra halen bu görseli sanki kendi dediği gibiymiş gibi kaldırmıyor. Kendisinden beklentim bu konuda haksızlığını kabul edip paylaşımı kaldırması yönünde.
Bugün "Maxwell'in dört denklemi" diye bildiğimiz yapı aslında Maxwell'in ilk yazdığı hal değil. Maxwell 1860'larda elektromanyetizmayı bugünkü gibi dört kompakt vektör denklemiyle ifade etmiyordu. Sistem çok daha dağınıktı ve yaklaşık 20 skaler denklem ile 20 değişkenden oluşuyordu.
Daha sonra Oliver Heaviside, vektör analizini kullanarak bu yapıyı sadeleştirdi ve bugün bildiğimiz dört denklemli forma yaklaştırdı. Yani fiziksel kuram Maxwell'e ait olsa da tahtaya yazdığımız modern form büyük ölçüde Heaviside'ın düzenlemesidir.
Add one term, μ₀ε₀ ∂E/∂t, to Ampère’s law and the four equations close.
A changing electric field now produces a magnetic field, the precise counterpart of Faraday’s statement that a changing magnetic field produces an electric field.
The two curl equations together support traveling waves whose speed is 1/√(μ₀ε₀), already known, in 1861, to be the speed of light. Maxwell first wrote the extra term while building a mechanical picture of the ether as a lattice of molecular vortices; by 1865 the scaffolding could be discarded and the field itself remained.
∇ · E = ρ/ε₀
∇ × E = −∂B/∂t
∇ · B = 0
∇ × B = μ₀J + μ₀ε₀ ∂E/∂t
Nevzat retweeted
Furkan’ın bahsettiği bu tür düşük ve düşkün anonim hesaplarla ilgili ben de başka bir hususa işaret edeceğim.
Bu hesaplar gökten inmiyor. Eti kemiği olan gerçek insanlar bunlar. Hesapları anonim olarak görünce sanki gerçek insanlarla muhatap değilmişiz gibi algılayabiliyoruz ama karşımızda gerçek insanlar var. Sahte isimlerle karşımızdalar sadece. Biraz profilde gezinince akademiyle güçlü bağları olduğunu, tez-makale ve kitap yazma işleriyle meşgul olan insanlar olduklarını anlıyorsunuz. Yani bu tür hesapların birçoğu içimizde gerçek hesapları da bulunan birtakım akademisyenlerin yan hesapları.
Sorun burada da bitmiyor. Bu akademisyenler gerçek hesaplarında “ellerinden geldiğince” efendi-saygılı akademisyen ve modern-özgürlükçü araştırmacı pozları kesiyorlar. Ama bu tür anonim hesaplarda konuştuklarında ise karşılarında konumlandıkları kişi ve görüşleri itibarsızlaştırmak ve karalamak için onlara karşı her türlü hakaret, küfür ve gevşekliği uygulayabiliyorlar. Onların yok edilmesini, hapse atılmasını, susturulmasını veya ölmesini istediklerini açıkça yazabiliyorlar. Tekrar söylüyorum, bunlar karşınızda gördüğünüz bazı gerçek akademisyenlerin yan hesapları. Akademisyen imajları için içlerine atarak takiyye yaptıkları fikirleri bu tür primitif yan hesaplarında açıkça söyleyebiliyorlar. Gerçek yüzlerini tam da bu anonim hesaplarında gösteriyorlar. Çünkü böyle yapınca gerçek kimlikleri zarar görmüyor. Halbuki bu sözleri anonim hesapların arkasında klavye tuşlarına basan gerçek parmaklara sahip gerçek akademisyenler söylüyor.
Ben bu hesapların kim olduğundan çok kimlerden olduğuyla ilgileniyorum. Bildiğiniz gibi son zamanlarda bizim alanda açıkça ve bilinçli bir şekilde etik ihlal yaparak yalan bilgileri tez ve kitaplarında sık sık dillendiren bazı kişileri eleştirmiştim. Bu eleştirilerimden sonra herhangi bir cevap almadığım gibi aynı çevrelerden sürekli “salt şahıs karalama” şeklinde tezahür eden karşılıklar aldım. Neden iddiaların kendisine cevap vermiyorsunuz diye sorulduğunda “bize yalancı dedi” diye cevap verdiklerini hepimiz biliyoruz. Yalancı dedim diye bana cevap vermiyorlarsa o zaman neden aynı çevrelerin karı-koca gibi birbirine bağlı anonim hesaplarından sabah akşam “şahıs karalama” operasyonlarına maruz kalıyorum? Bir şey de demiyorlar, sabah akşam çocuk gibi gevşek gevşek hakaret ediyorlar. Tekrar söylüyorum, bunlar karşınızda gördüğünüz bazı gerçek akademisyenlerin yan hesapları.
Madem bana cevap vermek veya benimle tartışmak istiyorsunuz, o zaman beni neden sosyal medyadan engelliyorsunuz, neden tartışma davetlerime yanıt vermiyorsunuz, neden iddialarıma cevap vermiyorsunuz, neden gerçek kimliğinizle karşıma çıkmıyorsunuz? Diğer ihtimalde madem birtakım bahaneler gerekçesiyle benimle tartışmak istemiyorsunuz, o zaman neden anonim hesapların arkasına saklanarak ucuz ve çocukça karalama kampanyaları yapıyorsunuz?
Dediğim gibi, bu hesapların gerçekte kim olduğunu bilmeden de kimlerden olduklarını açıkça biliyorsunuz. Bu yeterlidir fakat zaten biraz psikolojik analiz yapmayı bilen kişiler bu tür düşük anonim hesapların kimler olduğunu da nokta atışı tahmin edebilir. Çünkü bu tür şahıslar genellikle spesifik ve karakteristik avellikleri bulunan trajikomik şahıslardır. Maske de taksalar sıfatları bellidir. Bunu açıkça ifşa etsek gerçek hesaplarında kuldan utandıkları için yapmadıkları fakat anonim hesaplarında Allah’tan utanmadıkları için gerçek yüzlerini gösterebildikleri bütün çirkinliklere bakmadan bize ahlak dersi vermeye çalışarak bizi su-i zan ile itham edeceklerini de biliyoruz. Çünkü ilimden ve ahlaktan nasibi olmayan korkakların tek silahı çamur atarak itibar suikasti yapmak ve kendilerinden daha ahmak olan çok az sayıda insanı ucuz manipülasyonlarla kandırmaya çalışmaktır.
Arkadaşlarımdan ve öğrencilerimden ricam, bu cahillerin kışkırtmalarına gelmeyin. Birkaç kez rast geldim ve rahatsız oldum. Çamur her zaman çamurdur, daha fazla çamurlu olmaz. O size her türlü hakareti eder, her türlü küfrü eder de rezil olmaz, utanmaz. Siz ona aynıyla karşılık verdiğinizde bir anda insanların en ahlaklısı ve en mazlumu pozu kesmeye başlar ve size ahlak satmaya kalkarak insanları manipüle etmeye çalışır. Sadece sesimizi yükseltelim ve doğru olanı hikmetle söyleyelim, yalancı olan batıl ise insan içine çıkamadığından dolayı anonim hesaplara hapsolsun.
"Kuantum mekaniğinde ve kuantum alan teorisinde maddenin durumlarına ilişkin kuantum imkânları, İbn Sînâ’nın modelindeki sûret düzeyine benzemektedir...
Bohmcu kuantum mekaniğinde dalga fonksiyonu, ilave bir kuantum potansiyeli aracılığıyla parçacığın yörüngesine rehberlik eden bir pilot dalga gibi davranır. Hem parçacık hem de dalga doğada gerçektir."
Mohammad Jamali, Mehdi Golshani, Yousef Jamali, A proposed mechanism for mind-brain interaction using extended Bohmian quantum mechanics in Avicenna’s monotheistic perspective.
@RcalZeyd28403 bu arada burda söylenenler ile Gazalinin söyledikleri arasında fark yok ama Gazali paylaşımı yapabiliyorsun. Bu da hakikatten ne kadar uzak ve sırf saldırmak için saldırdığının göstergesi. Zira ilmi cevap verecek kapasitende yok. Anca rol kesersiniz. Zamanında cuma namazı günü alim kesip övündüğünüz gibi.
Konudan bağımsız olarak Einstein'ın en yakın arkadaşlarından biri olmakla beraber Kurt Gödel zehirleme korkusuyla yetersiz beslemeden dolayı öldü.
Kurt Gödel, the logician behind the incompleteness theorems, also constructed a formal argument for God’s existence.
He never published it.
Using modal logic, Gödel defined God as a being possessing every “positive” property. The argument then rests on a striking premise: if such a being is possible, its existence is necessary.
Gödel showed the proof to Dana Scott around 1970.
The argument remains controversial. Its axioms, especially the notion of a “positive property,” are open to philosophical criticism. Some formulations also lead to modal collapse, where every truth becomes necessary.
It is not an accepted mathematical proof of God.
It is a remarkable example of how far formal logic can be pushed.























