Pinned Tweet
İsrail/ABD'nin İran’a karşı başlattığı savaş, aynı zamanda Türkiye’ye karşı başlatılmış jeopolitik bir kuşatma hareketidir.
Bakınız: Kalkınma Yolu vs. IMEC
Körfez ülkelerinden özellikle Katar ve Suudi Arabistan’ın Mossad üzerinden İran ile savaşa çekilmeye çalışılması (tabii burada İran'ın kendi payı da var)
Bunun yanında 'operasyon sahası' gerekçesiyle Irak’ın denkleme dahil edilmesi;
Hindistan-İsrail eksenli IMEC projesine rakip olarak geliştirilen (Katar-Irak-Türkiye) Kalkınma Yolu Projesi'ni doğrudan hedef almaktadır.
İsrail'in bölgede attığı (ve ABD’ye attırdığı) adımların büyük bölümü orta vadede Türkiye’yi boğmayı hedeflemektedir.
İran’da PJAK, Irak’ta ayrılıkçı Kürt unsurları ve son olarak IKBY’yi hareketlendirme çabası da bu hedefin önemli bir parçasıdır.
Daha da önemlisi,
Kalkınma Yolu'nun ana çıkış noktası olan Basra Körfezi’nin güney ucundaki Irak Büyük Faw Limanı’nın savaş nedeniyle işlemez hale gelmesi,
Projenin can damarını koparmayı amaçlamaktadır.
Ayrıca,
Uzun sürecek bir İran savaşının (ki İsrail’in istediği tam olarak budur) Hürmüz Boğazı’nı ciddi şekilde istikrarsızlaştırması halinde proje fiilen askıya alınacaktır.
Bu süreçte İsrail, Hindistan-BAE-Suudi Arabistan-Ürdün hattında planlanan IMEC projesini tamamlamayı hedeflemektedir.
Ancak İran’ın Suudi Arabistan ve BAE’yi savaşa dahil etmesi, bu planı da riske atmıştır.
ABD ve Fransa’nın Hürmüz’ü 'koruma' gerekçesiyle devreye girme hazırlığının arka planında yalnızca petrol fiyatları değil (fiyatların yükselmesi kısa vadede ABD’nin çıkarınadır)
IMEC projesi ve yeni Hindistan-Avrupa Ticaret koridorunun güvenliği vardır.
(ABD'nin bu koridorun görünmeyen komisyoncusu olduğu unutulmamalı)
Velhasıl İsrail,
Körfez’de uzun sürecek ancak kontrollü ve taraflı bir kaos ortamı üzerinden Türkiye'ye ağır bir jeopolitik darbe vurmayı planlarken,
İran'ın (tüm tahminlerin dışında) Hürmüz'ü doğrudan hedef alması, kaosun kontrollü kalamayacağını ve dolayısıyla İsrail planının kusursuz işlemeyeceğini -şimdilik- gösterdi.
Diğer taraftan,
Yakın zamanda (hazır bölge savaş alanına dönmüşken) Irak Faw Limanı'na yıkıcı bir saldırı da düzenlenebilir.
Bununla birlikte,
Önümüzdeki günlerde Irak'ın Türkiye ile olan ilişkileri muhtemelen sınanacak,
Masadan kalkması için tüm baskı araçları devreye sokulacaktır.
Eğer Irak denklemden çıkarılır ya da Faw Limanı çalışmaz hale getirilirse, Türkiye'nin Körfez ayağı büyük ölçüde kesilecek,
İran’da uzun sürecek bir istikrarsızlık ile de Çin’in Kuşak-Yol Projesinin (Türkiye’ye ulaşmasındaki) tek kesintisiz kara yolu olan Central Asia hattı kırılacak,
Dolayısıyla Türkiye,
Üç ticaret koridorundan ikisini fiilen kaybetme riskiyle karşı karşıya kalacaktır.
İsrail'in yayılma (Arz-ı Mevud ve Akdeniz/Kızıldeniz Hâkimiyeti) politikası, iktidara kim gelirse gelsin değişmeyecektir.
Çünkü İsrail, çıkmış olduğu yolda -bu saatten sonra- asla durmaz, duramaz.
Artık tüm emelleriyle deşifre olmuş Siyonizm, stratejik eksenini yükselen güç Asya'ya kaydıracaktır ki; bunun birçok sinyali (Hayfa Limanı'nın Çin ve Hindistan'a devredilmesi, demiryolu projeleri, tarım yatırımları ve biyoteknoloji aktarımları) zaten çoktan verildi.
İsrail yayılırken, kendisini kuran İngiltere ve koruyup kollayan Amerika'ya olan göbek bağını da 'tam bağımsızlık' adı altında koparmayı da hedefliyor.
Hatta bu misyonu Azerbaycan ve Yunanistan gibi kompleksli ülkelere de ihraç ediyor -ki Türkiye, bunun etkilerini zaten görmeye başladı.
Kısacası İsrail'in yakın vade hedefi (Çevre Doktrini 2.0 ile);
Yunanistan, BAE, GRYK ve Azerbaycan gibi yan aktörleri 'tam bağımsızlık(?)' motivasyonu üzerinden kendi emellerine eklemlemek,
Küresel Siyonist sermayeyi de Anglo-Sakson ve Atlantik dünyasından kademeli olarak Asya'ya kaydırarak yıpratmış (ve deşifre) oldukları mevcut sistemi resetlemektir.
Dolayısıyla bu süreç;
Siyonizm’in sadece kabuk değiştirme çabasından ibaret kalmayıp,
Türkiye’nin bölgesel varlığı ve hedefleri ile İsrail hedeflerinin kaçınılmaz olarak karşı karşıya geleceği çetin bir dönemin de katalizörü olacaktır.
Tarih tekerrürden ibarettir.
Vefasızlık ve kompleks ise gelenekseldir.
I. Dünya Savaşı sonrası Ermeni ve Bolşevik çetelerinin Bakü'de katliamlar yapıp şehri ele geçirmesi sonrası Osmanlı'dan askeri yardım istenmiş,
Enver Paşa'nın görevlendirdiği Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu'nun 4 aylık mücadelesi ile -büyük bedeller ödenerek- Bakü geri alınmıştı.
Ancak daha savaş bitmeden Azerbaycan'ın elitleri Osmanlı'nın hegemon olma endişesi ile hızla yön değiştirmiş ve Osmanlı'nın (Mondros Mütarekesi) çekilmek zorunda kalmasıyla,
-İngiltere himayesinde- Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'ni yaşatmaya çalışmıştır.
Peki Osmanlı çekildikten sonra bu Cumhuriyetin ömrü ne kadar sürdü?
Yalnızca 23 ay.
Sonrası ise 70 yıllık Rus boyunduruğu.
Tarih Eylül 2020
Azerbaycan 30 yıldır işgal altında olan Karabağ'ı geri almak için Türkiye'nin tam desteği ile savaşı başlatır.
Fransa, ABD, Rusya ve İran'ın tüm diplomatik baskı ve tehditlerini Türkiye tek başına göğüsler.
Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay düzeyinde savaşın hemen her kademesinde Azerbaycan'ın yanında yer alır.
Türk SİHA'ları Rus yapımı tank ve savunma sistemlerini birer birer avlarken,
Rusya ile ilişkiler fazlasıyla gerilir, ancak Türkiye asla geri adım atmaz.
Fransa,
Türkiye'nin kırmızı çizgiyi aştığını, Karabağ'a Suriye'den ÖSO askerlerini taşıdığını söyleyerek Türkiye'ye adeta gayriresmi bir ültimatom verir, ancak Türkiye zerre umursamaz.
AGİT Minsk Grubu (ABD, Fransa, Rusya);
Türkiye'nin bu savaşa müdahil olmasını en üst seviyeden kınar ve savaşın hemen durması gerektiğini defaatle belirtir,
Lakin Türkiye yine taviz vermez.
ABD Senatosu ve Dışişleri Kademesi Türkiye'ye yaptırım uygulanması gerektiğini söyler,
Türkiye bunu da göze alır.
Milli Savunma Bakanlığı:
"Azerbaycan yalnız değildir.
'İki Devlet, Tek Millet' şiarıyla, Azerbaycanlı kardeşlerimiz nasıl ve ne zaman isterse, tüm imkanlarımızla, kalbimizle ve askeri kabiliyetlerimizle yanlarında olmaya devam edeceğiz"
der ve dediğini de yapar.
Sonrasında;
Kanada, Bayraktar TB2 SİHA’larında kullanılan WESCAM elektro-optik kameraların Azerbaycan’da Ermeni mevzilerine karşı kullanıldığı gerekçesiyle Türkiye’ye satışını askıya alır ve lisanslarını iptal eder.
Avrupa Parlamentosu;
Günlerce Türkiye'ye yaptırım çağrıları yapar ve silah anlaşmalarının askıya alınması için çalışmalar başlatır.
Velhasıl Türkiye,
Neredeyse tüm dünya kamuoyunda Karabağ Savaşı'nın Üst Aklı ilan edilir.
Yani savaşın diplomatik ve siyasi maliyetini adeta tek başına (kendi cephesi olmamasına rağmen) üstlenir.
Bununla da yetinilmez;
15 Haziran 2021 tarihinde imzalanan Şuşa Beyannamesi ile Türkiye Azerbaycan'ı resmen tam koruma altına alır.
Bugün gelinen noktada ise;
Azerbaycan İsrail ile savunma, ticaret ve enerji alanlarındaki stratejik ortaklıklarını genişletir.
Bakü, Mossad'ın Kafkasya'daki (İran tehdidi gerekçesiyle) ana çalışma sahası haline gelir.
Azerbaycan elitleri Türkiye'nin İsrail ile olan geriliminde giderek İsrail'e daha da yakınlaşır ve Türkiye'yi hegemon olmaya çalışmakla suçlar.
Kısacası tarih yine/yeniden tekerrür eder.
Vefasızlık ve kompleks ise değişmez, ancak şekil değiştirir.
Türk Devleti tüm bu vefasızlıklara ve karşısındaki muhatap hiçbir (askeri, ekonomik, tarihi ve stratejik) alanda dengi olmamasına rağmen, köklü devlet geleneğinin gereği olarak 'Sabırlı Ağabey' vasfını ısrarla sürdürür.
Çünkü Türk Devleti duygularıyla hareket etmez.
Ancak unutulmasın ki;
Türk Devleti kendine yapılanı da asla unutmaz.
Dünyanın kaynaması kaçınılmaz.
Çünkü içinde bulunulan sistem artık hiçbir şekilde devam ettirilemiyor.
Türkiye başta olmak üzere tüm dünyada toplumlar fakirleşti.
Buna süper güç denilen ABD ve AB'de dahil ve hatta toplumsal direnç bakımından en travmatik fakirleşme de buralarda oldu, olacak.
Birkaç şirket ve aile; sağlıktan enerjiye, teknolojiden gıdaya kadar dünyanın tüm zenginliğini elinde topladı ve durmak bilmiyor.
Teknoloji (yapay zeka, otomasyon vs.) üzerinden yüksek eğitim ve emeğin hiçbir öneminin kalmayacağı bir sürece doğru hızla ilerleniyor.
Yeni tür salgınlar ile içinden çıkılamaz yeni hastalıklar, tüm dünyayı sarıyor.
İnsanlık daha önce hiç olmadığı oranda sağlıksız, ilaca bağımlı ve mutsuz durumda.
Ancak,
Elitler artık gizlenemiyor.
Ve toplumlar büyük bir uyanışın ve ayaklanmanın eşiğine gelmiş durumda - ki;
İşte tam da bu dönemeçte elitler yıkıcı bir dünya savaşını tek çıkış yolu olarak görüyor.
Hedeflenen;
Büyük bir savaş ve bu savaşın doğuracağı kıtlık, salgın ve hastalıklarla toplumların felç edilmesi.
İnançların, dinlerin ve yaşama dair tüm motivasyonların çökmesi.
Nüfusun mümkünse yarıya düşmesi vesaire.
İnsanoğlu bugün felsefi olarak farkında olmasa da, onurlu bir yaşam mücadelesi ile tamamen köleleşmenin eşiğine gelmiş durumda.
Dolayısıyla bu saatten sonra dünya kaçınılmaz olarak giderek ısınacak ve takribi 4-5 yıl içinde bölgesel tüm ateşler dünyaya yayılacaktır.
Zira,
İnsanoğlu tarihi boyunca bu mücadeleyi defalarca vermiş, zorunda kalmıştır.
Ancak bu defa karşıda daha önce hiç olmayan bir güce kavuşmuş elitler grubu var.
Dolayısıyla nükleer ve biyolojik silahların yıkıcılığı bir yana dursun,
İnsanoğlunun akılalmaz derecede çetin olan hayatta kalma dürtüsü ile beraber bu geçiş süreci/savaşı bu defa çok daha uzun ve çetrefilli olacaktır.
Hakan Fidan ile İsrail Cumhurbaşkanı Herzog yarın Azerbaycan'da aynı platformda (CICA) bir arada bulunacaklar.
Herzog İsrail'in nispeten aklıselim isimlerinden biri olmakla beraber daha önce Netanyahu'nun politikalarını sıklıkla eleştirmiş, hatta Netanyahu'ya açılan davayı ısrarla düşürmediği için Trump tarafından da defalarca hakarete uğramıştı.
Şu çok net ki,
İsrail'in bir kanadı Türkiye ile artık adeta sıcak çatışma noktasına gelen ilişkileri onarmak istiyor.
Bu konuda ilk akademik manifestosunu sunan da Netanyahu tarafından 7 Ekim sonrası görevden alınan eski Savunma Bakanı Gallant'dı.
Dolayısıyla Azerbaycan, Türkiye ile İsrail arasında bir köprü olmaya çalışıyor.
Ancak,
Azerbaycan idarecilerinin büyük bir kısmının İsrail'e olan bakışı, Türkiye'ye olan bakışından çok daha romantik ki,
İsrail'e elini verenin değil kolunu, bedenini dahi kurtaramadığı ortadadır.
Zira İsrail diplomasisi stratejik ortaklık kurduğu ülkelerle ilişkilerini tek taraflı bir "çıkar ve bağımlılık" ilişkisine dönüştürmekte uzmandır.
Bakınız: ABD ve Almanya
Bugün Savunma Sanayii alanında İsrail'in Bakü'deki ağırlığının Türkiye'den çok daha derin ve köklü olduğu göz önüne alındığında,
Mossad'ın tüm bu alanlara (ve daha fazlasına) fazlasıyla sızdığı yadsınamaz bir gerçektir.
Kısacası evet,
İsrail'in bir kanadı Türkiye ile ilişkileri hızla onarmak istiyor, ancak diğer aşırı sağ kanadı -ki yetki çoğunlukla bu grubun elinde- Türkiye'yi hemen her alanda kuşatma ve düşmanlaştırma stratejisinden asla vazgeçmiyor.
Şimdi esas soru şu;
Azerbaycan devlet aklı bu durumu yönetebilecek tecrübeye gerçekten sahip mi?
Detayı burada:
Son 48 saattir tüm yabancı kaynaklar eski İsrail başbakanının (Türkiye yeni İran'dır) açıklaması üzerine,
'İsrail'in sonraki hedefi Türkiye' haberini yaparken;
Netanyahu tarafından görevden alınan eski savunma bakanı Yoav Gallant,
'Ortadoğu'nun gelecek on yılları' başlığı ile yayınlamış olduğu uzun makalesinde;
Türkiye'nin İran'dan (NATO, AB/ABD ilişkileri, ekonomi, enerji, ordu ve savunma sanayisi ile) çok daha etkin, sistematik, planlı ve girift bir bölgesel güç olduğunu,
Dolayısıyla düşmanlaşmak yerine, İsrail'in ikili ilişkileri tamir etmesi gerektiğini uzunca yazmış.
Gallant'ın ordu ve istihbarat kökenden geldiğini ve İsrail sağının -nispeten- pragmatik isimlerinden biri olduğunu,
Netanyahu ile de (başta Gazze konusu olmak üzere) tam da bu sebepten ciddi gerilimler yaşadığı için görevden alındığını unutmamak gerekiyor.
Demiştim/söylemiştim demekten hoşlanmıyorum ancak,
Bundan 14 ay önce;
'İsrail derin devleti Netanyahu'yu sahneden çekebilir' başlıklı bir yazı kaleme almış ve,
İleride Türkiye ile ilişkileri onarma arayışına girebileceklerini yazmıştım.
Trump'ın şubat ayında İsrail Cumhurbaşkanı Herzog'u hedef alarak;
'Herzog Netanyahu'yu affetmediği için İsrail halkı ondan utanmalı' çıkışına karşı Herzog'un;
'Ben Cumhurbaşkanıyım. İsrail egemen bir devlettir ve buna yargı karar verecek' cevabı unutulmamalı.
İlgili yazıyı buradan okuyabilirsiniz:
nitter.cf/i/status/1873418631565…
Tarihi biraz bilen herhangi biri,
"Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" sloganının dünyanın en yanlış/romantik önermelerinden biri olduğunu çok iyi bilir.
Tarih boyunca Türk'ün en büyük, en azılı ve en uzatmalı düşmanı yine Türk olmuştur.
Şunu da açıkça belirtmekte fayda var:
Günümüzde Türk dünyasının tek 'gerçek' egemen devleti tartışmasız olarak Türkiye Cumhuriyeti'dir.
Bu nedenle;
Türkiye ile arasını açan,
Türkiye'nin karşısında yer alan ya da yer alanın çekimine giren hangi Türk devleti(!) olursa olsun,
Bunun bedelini er ya da geç layıkıyla öder ve bu süreçte Türkiye'de tek bir yaprak dahi kımıldamaz.
Çünkü;
Kabile olmak başkadır, sömürge olmak başka,
Egemen Devlet olmak ise bambaşkadır.
Velhasıl,
Bırakılmalı ki,
İsteyen İsrail'in kayığına binsin,
İsteyen İran ile bir intihar savaşının maşası olma yolunda son sürat ilerlesin,
İsteyen Netanyahu'nun Sünni Şer Ekseninin karşısına konuşlandırdığı (Altıgen) ittifakının ismi açıklanmayan Asya ayağı/ülkesi olsun vesaire.
Hiçbir önemi yok.
Türkiye kendine her daim yetmiştir ve yetecektir de.
Zira,
Türk'ün Türk'ten başka değil,
Türkiye'nin Türkiye'den başka dostu yoktur.
Sorun da değildir.
Siz kimsiniz yahu?
Kendinizi ne sanıyorsunuz?
Size bu denli arsız ve hadsiz olabileceğinizi düşündüren şey tam olarak nedir?
Kime güveniyorsunuz?
Siz kendinizi milletten üstün mü görüyorsunuz?
Özel ırk, ayrıcalıklı sınıf falan mısınız?
Kimsiniz siz?
Ülke ekseriyetle şirketlerin eline geçmiş,
City Of London faiz üzerinden milletin ümüğüne çökmüş,
Denizcilikten tut ağır sanayiye, inşaatçılıktan tut gıdaya kadar tekelleşmeyen yer/alan kalmamış,
Nerede bir armatör, nerede yeni yetme avam bir iş adamı varsa; ya bizzat kendileri ya da temsilcileri teker teker siyasete girmiş/sokulmuş.
İsrail?
Dış güçler?
Yahu İsrail'in yeni maslahatguzarı daha bir ay önce güven mektubunu sundu bu millete(!)
Gazze'ye ineriz diyerek halkın tansiyonu alınırken, müteahhitler şimdiden Gazze için(!) ABD-İsrail projelerine amade oldu.
Gazze'ye gidip onlarca çoluk-çocuk kadın biçen çifte vatandaşlara tek bir yaptırım dahi uygulanamadı.
İki kelimeyi bir araya getiremeyen on binlerce kişi, hayal dahi edemeyeceği imkanlara boğuldu.
Kemalist maskeli mirasyediler yetmiyormuş gibi,
Korkunç derecede cahil, avam ve ihtiraslı muhafazaKÂRımsı bir sınıf türetildi.
Tarımda sırf ihracat yüksek görünsün diye yıllardır millete adeta ürünlerin kasa dibi/çöpü layık görüldü.
Üstelik akıl almaz fiyatlarla.
Ülke, Karadeniz mafyaları ile Doğu mafyaları arasında bölge bölge preslendi.
KDV'nin ÖTV'si, ÖTV'nin Kayınvalidesi vs. derken tarihte hiç olmadığı kadar elektronik kaçakçılığı zirveye ulaştı.
Üstelik bunun başına dahi birileri oturdu.
Görsel medyada sigara alkol vs. blurlanırken;
Onlarca mafya, aşiret, töre, çete ve kadın programı içeriklerine verilen taviz/imkanlar ile hastalıklı bir nesil türetildi.
Ülke adeta 3. sınıf bir Latin Amerika ülkesine dönüştü.
Tüm bunlar ve daha da fazlasının görülmediğini mi sanıyorsunuz?
Ya da bu milletin günü geldiğinde bunların hesabını sormayacağını mı düşünüyorsunuz?
Doğruyu söyleyenleri susturduğunuz ya da sansürlediğinizde, gerçekleri sinelerden sökebileceğinizi mi sanıyorsunuz?
Neyin peşindesiniz?
Hesap verme/sorma bu kadar mı korkutuyor sizi?
Bu kadar mı çamura battınız?
Ya da(!)
Bu kadar mı dokunulmaz oldunuz?
Bu kadar mı kendinizi devletin ve milletin sahibi olarak görüyorsunuz?
Türk milletinin irfanını ve sabrını bu denli hafife alma cüretini siz ne ara kendinizde buldunuz?
Türk Devleti sevdalılarını siz kör kütük kendinize tabi mi sandınız?
Siz hangi aymazlıkla Devletçileri ve Milliyetçileri bu kadar hafife aldınız?
3-5 tane yandaş tv, çakma akademisyen ve fondaş gazeteciler ile bu milleti uyutabileceğinizi mi sanıyorsunuz?
Bakın net olarak belirtiyorum;
Bu gidişat yıkılmaz sanılan düzeni -milletin iradesiyle- yıkar.
Bu gidişat bu ülkede yeni bir dönemin kapılarını öyle bir açar ki, o kapının ardında tarihten silinirsiniz.
Adaletin kişiye/kuruma göre şekillendirildiği yerde, su bulanır.
Bulanan su da bulandıranları teker teker yutar.
Kendinize gelin.
Hesap sormak güzeldi evet; şimdi hesap verin.
Ya kendinize ivedilikle çeki düzen verin ya da bu milletin gözünün önünden çekilin.
Toplumu infial noktasına getirdiğinizin farkında olun.
İnsanlar hiçbir kuruma ve kişiye güvenemiyor artık.
Kötünün iyisi, iyinin kötüsü algısını dahi yerle bir ettiniz.
Yeter.
Siyasetin her kolu ve her kademesi Türk milletinde teneffür oluşturdu artık.
Bu durumu en son 1998-2001 arasında görmüştük ki bu millet birçok partiyi/siyasetçiyi tarihten adeta hiç var olmamış gibi silip atmıştı.
Bugün gelmiş olduğumuz noktada bu düzen artık hiçbir şekilde devam ettirilemez.
Toplumun neredeyse hiçbir parti, hiçbir belediye, hiçbir kurum veya siyasetçiye zerre güveni kalmamıştır.
Öyle bir yüzsüzlük, arsızlık ve aptala yatma hali var ki ortada,
İnsanlar artık ciddi manada -ve haklı olarak- taraf gözetmeksizin kinlenmeye başladı.
Bir tarafta üç kuruş asgari ücret veya emekli maaşı ile ay sonunu getirmeye çalışan milyonlar varken,
Diğer tarafta iki kelimeyi dahi bir araya getiremeyen avam mirasyedilerin (birer mantar gibi türetilerek) ülkeyi adeta rehin alması,
-Bugünden söylüyorum- Türkiye'yi çok büyük ve köklü bir değişimin eşiğine kaçınılmaz olarak götürecektir.
Su bulanmadan durulmaz.
Ve su, artık bulanmak bir yana, kökten zehirlenmiştir.
Net olarak belirtiyorum ki;
İster seçime yakın milleti paraya boğun, ister dış güçler, iç çarpanlar vs. safsatalarının arkasına sığının,
Bu çürümüşlüğün hesabı -kimse için- kolay olmayacaktır.
Azerbaycan'a bakalım mı biraz?
Baştan belirteyim, gerçekler acıdır.
Yakın tarihin en trajik olayı:
Aliyev'in Karabağ savaşından önce yıllarca Erdoğan ve Türk ordusuna methiyeler dizmesi,
Bu süreçte Ermenistan ile Türkiye arasındaki her gerilimde Türkiye'yi körüklemeye çalışması,
Nihai,
Türkiye'nin yıllar süren ordu eğitimi, teknolojik desteği ve dünya tarihine geçen eşsiz savaş doktrini sayesinde (EVET SAYESİNDE) Karabağ'ın alınması sonrası;
Erdoğan'ın 2024 yılında Gazze soykırımı sebebiyle İsrail'e yönelik;
'Karabağ'a nasıl girdiysek, Libya'ya nasıl girdiysek, aynısını yaparız' açıklamasının hemen ardından;
Aliyev başta olmak üzere Azerbaycan siyasi elitlerinin anında (ve 180 derece) tavır değiştirmesi olmuştur.
O gün bugündür Türkiye ile Azerbaycan arasında örtülü ancak derin bir gerilim/çatlak oluşmuştur -ki- bu bugün dahi hala devam etmektedir.
Bunun tek sebebi ise,
Erdoğan'ın İsrail'i hedef aldığı cümlede Karabağ'ı örnek vermiş olması ve Aliyev'in bu konuyu -nedense(!)- gereğinden fazla büyüterek adeta gurur meselesi haline getirmesidir.
Bugün pek hatırlanmasa da,
Erdoğan'ın bu söyleminden sadece 4 gün sonra Azerbaycan günlük resmi gazetesinde Türkiye'ye karşı adeta bir ultimatom metni yayınlanmış;
Türk ordusunun Karabağ savaşındaki katkısı net olarak yok sayılırken,
İHA'ların parasının her bir kuruşunun verildiği ısrarla söylenmiş ve
Karabağ zaferinin sadece Aliyev'e ait olduğu sert bir şekilde ifade edilmişti.
Zaten devamında da Aliyev Erdoğan ile aylarca resmi olarak görüşmemişti.
Dolayısıyla Aliyev'in İsrail ve çıkarları söz konusu olduğunda kendini kaybedecek derecede fevrileşen tavrı yeni değildir.
Bugüne gelirsek:
İsrail ile masaya oturursun, tamam.
Ulusal çıkarındır ya da idelojik olarak yakınsındır, peki.
Ancak eğer İsrail'in Sünni eksenine karşı tanıttığı Altıgen İttifakı'nın (adı şimdilik söylenmeyen) Kafkas ayağı/ülkesi olarak kendini kodlatmaya müsade edersen,
Finalde bunun bedeli çok çok ağır olur.
İsrail'in küresel sistemde ipi zaten çekilmiş, sadece henüz ilan edilmemişken,
İradeni bu denli Siyonizme -bile isteye- teslim edersen,
Giderken seni de yanında sürüklemeyi çok iyi bilir.
Özellikle son 40 yıldır Sünni İslam eksenini parçalamak için İsrail/ABD'nin taşeronluk verdiği İran,
Bugün -görevi bittiği için- nasıl hedefe konuldu ise,
Yarın bir benzerinin başına gelmeyeceğinin garantisi -Türkiye dışında- olmayacaktır.
Türk Devletinin aklı, sabrı, anlayışı, dostluğu ve himayesi oldukça geniş ve değerlidir.
Ancak asla sınırsız, tavizkar, ya da kendi güvenliğini hiçe sayacak/macera arayacak ölçüde de değildir.
Şunu da özellikle belirtmek gerekiyor:
Türkiye ile Azerbaycan arasında 2021 yılında imzalanan Şuşa Beyannamesi,
Aliyev yönetiminin giderek artan Pro-İsrail politikaları nedeniyle, Türkiye'nin milli güvenliği açısından ciddi riskler doğurma potansiyeli -fazlasıyla- taşımaktadır.
Anlaşma maddelerinden en kritik olanı;
'Taraflardan birinin toprak bütünlüğü, bağımsızlığı ve egemenliği tehdit edildiğinde, iki ülkenin birlikte hareket etme' hükmüdür.
Aliyev gibi devlet terbiyesinden fazlasıyla uzak, maceraperest ve kolay yönlendirilebilen bir ismin idare ettiği Azerbaycan Devleti,
(İran savaşında görüldüğü üzere)
Bu maddenin diplomatik ağırlığını taşıyabilecek olgunluk ve kapasiteye sahip değildir.
Bir diğer kritik madde ise;
Askeri işbirliği altında doktrin, istihbarat ve teknoloji paylaşımıdır.
Bu madde tek başına,
Türk savunma sanayii ve askeri doktrinleri için hayati riskler doğurabilir.
Çünkü Azerbaycan'ın İsrail ile olan askeri/istihbarat iş birliği, Türkiye'den çok daha eskiye dayanır ve İsrail lehine oldukça derindir.
Nitekim bugün,
İsrail'in birçok savunma firması Azerbaycan'da faaliyet gösterirken,
Mossad'ın bu sahalarda cirit atması yadsınamaz bir gerçektir.
Velhasıl,
İsrail'in -Aliyev yönetimindeki Azerbaycan üzerinden- Türk Savunma Sanayii projelerine sızma,
Türk ordusunun savaş doktrinlerini çözme ve fiili stratejik ortaklık ilişkisini Türkiye'ye karşı (özellikle istihbarat ve askeri alanda) kullanma riskini fazlasıyla taşımaktadır.
Yeni denklemde; bu beyanname ya gözden geçirilmeli, ya da revize edilmelidir.
Türk Devleti her ne kadar önlemlerini almış ve/ya alacak olsa da, İsrail'in sızma kapasitesi asla hafife alınmamalıdır.
Öte yandan Türk Devleti,
Azerbaycan'ın hızlı değişen bu trajik manevralarına fazlasıyla aşinadır.
Zira I. Dünya savaşı sonrası Ermeni ve Bolşevik çetelerinin Bakü'de katliam yapıp şehri ele geçirmesi üzerine Osmanlı'dan askeri yardım istenmiş,
Enver Paşa'nın görevlendirdiği Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu'nun 4 aylık mücadelesi ile -büyük bedeller ödenerek- Bakü geri alınmıştı.
Ancak daha savaş bitmeden Azerbaycan'ın bağımsızlıkçı kanadı Osmanlı'nın kalıcı olma endişesi ile yine anında yön değiştirmiş ve Osmanlı'nın çekilmek zorunda (Mondros Mütarekesi) kalması ile,
-İngiltere himayesi altında- Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti'ni yaşatmaya çalışmıştır.
Peki Osmanlı çekildikten sonra bu Cumhuriyet'in ömrü ne kadar sürdü?
Bakınız: Yalnızca 18 ay
Sonrası 70 yıllık Rus işgali/yönetimi.
Velhasıl,
Tarihin, salt kendi çıkarları doğrultusunda fevri manevra yapanlar ve doğru yerde doğru zamanda durmayanlar için daha hızlı tekerrür etme gibi bir cilvesi olduğu unutulmamalı.
İsrail,
Türkiye'nin özellikle son 10 yıldır yürüttüğü; askeri, istihbari, siyasi ve diplomatik çalışmalar ile tüm senaryolara tam teşekküllü hazırlandığını,
Savaş durumunda NATO, AB ve diğer ortaklıklara zerre bel bağlamadan çok şaşırtacak sürprizler hazırladığını biliyor mu?
İsrail'in ısrarla sindiremediği şudur:
ABD içinde önemli bir kanat İsrail'i sırtından atmak ve Türkiye'nin Avrupa ile Ortadoğu'nun tek yetkin merkezi olarak konumlanmasını istiyor.
(Bakınız: Pasifik Hesaplaşması)
Hatta bu kanat, aynı hedef doğrultusunda İsrail'i (eğer durduramazlarsa) Türkiye'nin önüne atmayı dahi göze alıyor/tartışıyor.
(Gerekirse İsrail'den tamamen desteğini çekerek)
Peki İsrail bu dönüşümü görebiliyor mu?
Elbette.
Ancak kökeni/geleneği 3000 yıla dayanan bir şantaj, fitne ve şiddet kabilesi olduklarından dolayı,
Çözümü yine aynı 'karakter(!)' üzerinden aramaya çalışıyorlar.
Şunu açıkça belirtmek gerekiyor ki;
Askeri, istihbarat veya başka yönleri kıyaslamak önemsiz.
İsrail net olarak -hiçbir ölçü ve alanda- Türkiye'nin liginde/dengi bir ülke değildir.
İsrail'i Türkiye'ye karşı gün geçtikçe hırçınlaştıran realite de tam olarak budur.
İsrail'in Ermeni Soykırımını(!?) tanıma girişimi hiçbir dengeyi değiştirmez ve hatta fazlasıyla da köşeye sıkıştıklarını gösterir ancak;
Azerbaycan nasıl, eğleniyor mu?
Petrol akışı/satışı iyi?
İsrail ile ortak savunma sanayii üretimleri?
Bakü de Mossad evleri?
Güzel, devam.





