
Engineering at @Microsoft. Previously @Adobe, @MotoSolutions. For career coaching, visit: https://nitter.cf/t.co/zjmtdNOqXM
Salt Lake City, Utah, US
Joined March 2017
- Tweets8.7K
- Following19
- Followers30.6K
- Likes4.9K
Pinned Tweet
Uzun yıllar clear thinking ve problem solving üzerine danışmanlık verdim.
tarikguney.com/tr/
Bazı insanlar bu tür coaching meselelerine inanmayabiliyor. Bunu anlayışla karşılarım.
Ama böyle bir şüpheniz yoksa; bilen birisinin fikrine önem veriyorsanız, her meselenin ve problemin herkesle konuşulmaması gerektiğini biliyorsanız ve kariyer sorunları, yöneticilik, mühendislik ya da düşünce altyapınızda gördüğünüz sorunlarla ilgili yardım ve danışmanlık arıyorsanız:
Ortamdaki en önemli insan olmaya çalışmak…
… insanların saygı duyduğu birisi olmak için uğraşmak…
… konuşulanları neden anlamadığı, neden fikir üretemediği, ve neden karar almakta zorlandığının cevabıdır insanın.
Akıl, asıl meseleye odaklanmak yerine, kendisini küçük düşüreceğine inandığı tehditleri tarayan, düşünemez hale gelmiş, threadler blocklandığı için iş yapmayan bir işlemciye dönüşmüştür.
Böyle olunca bu insanlar ne önlerine çıkan fırsatları gerçekten görebilir, ne de büyümekte olan sorunların farkına varabilirler.
Belki de asıl kayıp, bu insanların dinlemenin, öğrenmenin, ve anlamanın tadına uzun bir süredir varamıyor olmalarıdır.
Tarik Guney retweeted
The difference between those who have everything and those with nothing in this world is heartbreaking 💔
Source: ferdychildrenfoundation1 on IG / Writer: Ian
Bu yazacaklarım herkese hitap etmeyebilir. Ama belki aranızda bazıları bundan ciddi anlamda faydalanır. Eğer söylediklerim size pek bir şey ifade etmiyorsa, muhtemelen sizin için yazılmamıştır.
Bazı insanlar karşılaştıkları her problemi çözmek zorunda hisseder kendilerini. Bir problemi fark ettiklerinde, mutlaka bir şey yapmaları gerektiğine inanırlar. Hatta bazen bu düşünce öyle ileri gider ki insan bir konuşmada bir şeyi anlamadığında bile bu problemi önce kendisiyle çözmeye çalışır. Karşısındaki insanın eksik veya yanlış anlatmış olabileceğini düşünmek yerine kendisinin anlaması gerektiğine inanır. Soru sormaya bile çekinir bazen. Bir iş ters gittiğinde, hata başkasından kaynaklansa bile sorun çıkmasın, bir şeyler ona patlamasın diye düzeltmesi gereken kişinin kendisi olduğunu düşünür.
Peki neden böyle davranır insan? Neden bir sorun olduğunda, onu önce kendisinin çözmesi gerektiğine inanır? Belki bazıları için, insanın zihninde birkaç saniye içinde olup biten kısa bir senaryoda saklıdır bu sorunun cevabı.
Bir problemle karşılaştığında, henüz ne yapacağına karar bile vermeden, kendisini hayalinde gelecekte yaşanabilecek kötü bir olayın içinde bulur insan.
Mesela işini kaybetmiştir. Geçmişe, yani bugünkü haline bakıp “Şunu yapsaydım, böyle davransaydım, bunu önceden düşünseydim bunlar başıma gelmezdi” der. Belki birilerinin de karşısına geçip “Biz sana söylemiştik” dediğini görür. Bütün bunlar birkaç saniye içinde zihninden geçer.
Böylece henüz yaşanmamış bir olayın gelecekte yaratabileceği pişmanlık, bugün harekete geçmesi gerektiğinin kanıtı haline gelir.
Halbuki insan gelecekteki kendisine şunu söylemelidir:
Sen benim bugün verdiğim kararlardan dolayı hayal kırıklığına uğrayabilirsin. Ama beni eleştirmeye o kadar da hakkın yoktur. Çünkü sen bugün benim bilmediğim şeyleri biliyorsun. Benim yaşadıklarımı, içinde bulunduğum şartları, o gün ne kadar yorgun olduğumu da tam olarak hatırlamıyorsun.
Üstelik mesele sadece bilgi de değil.
Bazen insan ne yapması gerektiğini bilir ama onu yapacak enerjisi kalmaz. Bazen doğru kararı verecek zihinsel berraklığı, bazen de o kararı uygulayacak isteği kalmaz insanın.
Çünkü insanın hayatı birbirinden bağımsız parçalara ayrılmış değildir. Sabah evden çıkıp işe gittiğinde enerjisi en tepeden taptaze yeniden başlamaz bazen. Evde yaşadığı bir sıkıntıyı işine taşır. İşte yaşadığı bir problemi eve getirir. Bazen işte doğru kararı verecek gücü kalmaz, bazen de eve geldiğinde çocuklarına gülümseyecek hali.
Ama insan gelecekte kendisini yargılarken bunların çoğunu hesaba katmaz. Sadece ne yapabileceğine bakar. Oysa bir şeyi yapabilecek olmak, onu yapmak için gerekli enerjisinin, zamanının veya zihinsel gücünün olduğu anlamına gelmez.
Bazen insanın elinden gelenin en iyisi, teoride yapabileceğinin en iyisi değildir. O gün, o şartlarda, o enerjiyle yapabildiğidir.
Hayatta sadece doğru yaptıklarımız değil, yanlışlar yapmamak da önemlidir. Hatta büyük yanlışlardan kaçınmak, uzun vadede iyi bir hayat yaşamayı mümkün kılar. Fakat bu yanlışları yapmamak için doğru şeyleri de yapıyor olmak gerekir.
İnsanların kalbini kırmamak için önce merhametli davranmayı alışkanlık hâline getirmek, hırsa kapılmamak için sahip olduklarımıza şükretmek, ayrılıklardan uzak durmak için samimiyetle sevmek, insanca davranmak ve sabretmek gerekir.
Kötü insanlardan uzak durmak için iyi insanlarla vakit geçirmek, başkalarının ilgisine muhtaç olmamak için de kendi kendimize yetebilmek gerekir.
Öfkeyle konuşmamak için sakinleşmeyi öğrenmek, pişman olacağımız kararlar almamak için acele etmemek, zamanımızı boşa harcamamak için önceliklerimizi bilmek gerekir.
Kıskançlığa kapılmamak için kendi yolumuza odaklanmak, başkalarını küçümsememek için herkesin farklı mücadeleler verdiğini hatırlamak, yalnızlıktan kaçmak için kalabalıklara sığınmak yerine gerçek bağlar kurmak gerekir.
Güven kaybetmemek için verdiğimiz sözleri tutmak, başarısızlıktan korkmamak için denemeye devam etmek, geçmişte takılıp kalmamak için yaşadıklarımızdan ders çıkarmak gerekir.
Kısacası, bazı yanlışlardan uzak durmak için yalnızca onları yapmamaya karar vermek yetmez. Başka doğruları hayatımızda zaten uyguluyor olmak gerekir.
Uzmanlık yanlılığı (expertise bias) da benzer şekilde insanı yanlışa götürebilir. Bu, eleştirel düşüncede bilinen ve dikkate alınan bir durumdur. Açıklaması da kolaydır:
Aynı konuda farklı uzmanlar, birbirinden belirgin biçimde ayrılan görüşlere sahip olabilir. Bu durum her konuda karşımıza çıkabilir.
Bilim, geçmişte desteklediği görüşleri zaman içinde birçok kez değiştirmiştir.
Bilim, tam da bu ilerleme ve gerektiğinde önceki tezleri terk edebilme anlayışı üzerine kuruludur.
Bir konu hakkında uzmanların görüşlerini dinleyecekseniz, farklı fikirlere sahip uzmanların tartıştığı panellerden başlayın. Tek bir uzmanın konuştuğu söyleşileri dinlemeyi tercih ediyorsanız, farklı düşünen uzmanların söyleşilerini de özellikle arayıp bulun.
Vaktiniz varsa şu soruların da peşine düşün: Uzmanın akademik çalışmalarına kaç kez atıf yapılmış? Çalışmalarını yayımladığı mecralar güvenilir mi? Araştırmaları ya da iddiaları, aynı adımlar izlenerek bağımsız araştırmacılar tarafından da test edilmiş mi?
Bilimsel yöntem, insanın doğa ve olaylar hakkında bildiğine inandığı şeylerle kendisini kandırmasını önlemek için vardır.
Zor zamanlarda insanların hızla kaybettiği becerilerden biri, olayları sağlıklı değerlendirebilmektir. Daha önce defalarca tanık oldukları, bilginin doğruluğu ve güvenilirliğiyle ilgili sorunları da unuturlar. Örneğin, doktorların aynı belirtilere farklı yorumlar getirdiğini kaç kez duyduklarını hatırlamazlar.
Bazı konularda yıllarca panik içinde yaşamak ve korkuyla hareket etmek sizi yoruyorsa; tek umudunuz sosyal medyada farklı rüzgârların esmesi ve “Her şey yoluna giriyor, kurtuluyoruz!” çığlıklarını duymaksa ya da bilgi kaynaklarınız yalnızca YouTuber'lardan oluşuyorsa, belki de yanlış rüzgâra kapılıyorsunuzdur.
Artık neden yeni şeyler öğrenmeliyim? Yapay zekânın her şeyi bildiği bir dünyada neden kitap okuyarak kendimi geliştireyim? Buna benzer pek çok soru var. Arkalarında yatan endişeye kolektif bir imposter syndrome demek isterdim, ama ya sorun çok daha derindeyse?
Kendisinden daha zeki biriyle ya da zor bir problemle karşı karşıya kaldığında insanın heyecanını, hevesini yok eden o değersizlik hissi. Yapay zekâ belki de bu hissi çok daha fazla insana yaşatacak. Üstelik bu defa karşımızdaki bizden daha bilgili bir insan da değil. Herkesin cebinde taşıyabileceği bir teknoloji.
Bu konu derin belki, ama bazı şeyleri mekanik olarak anlayıp düzeltebilsek bayağı yol katedilebilir.
Imposter syndrome'un arkasında yatan sebeplerden birinin kişinin biraz egosu, biraz da başkasından öğrenmeye kapalı olması olduğunu söyleyebilirdik. Ama asıl nedenin korku olması daha olası. Bilmediğini söyleyip başka bir mühendisten öğrenmeye çalıştığında, başkalarının kendisi hakkındaki düşünceleri ne olurdu? "Bilir diye işe aldığımız mühendise bak..." diye mi eleştirirlerdi?
Belki de ego dediğimiz şeyin bir kısmı buradan gelir. İnsan bazen bilmediğini kabul edemediği için değil, başkalarının bunu bilmesini istemediği için öğrenmekten kaçınır. Ne garip, bir şeyi bilmediğini saklamak için onu öğrenme fırsatından bile vazgeçebilir.
Bu belki kimilerinde yansıtma (projection), yani kendilerinde olan bir davranışı başkalarının da yapabileceğine inanmaları, bazılarında ise gerçekten yaşadıkları tecrübelerin sonucu.
Peki bunun arkasındaki nedenler? İnsanda bu endişeleri ortaya çıkaran iklim?
İşte bu noktada başlangıçtaki asıl sorulara gelmiş olacağız.
İnsanı emeğinden ibaret gören, değerini bilgisiyle ölçen, onu yalnızca alınıp satılan, kiralanan emeği, bilgisi ve tecrübesi açısından değerlendiren bir sistemin kirlettiği zihinler. Zamanla bu sistemi öylesine benimseyen kirlenmiş akıllar.
Bir düşünün, bir mühendisin bir şeyi bilmemesi neden utanç kaynağı olsun ki? Neden öğrenmek için soru sormak yerine biliyormuş gibi davranmayı tercih etsin? Çünkü bir noktadan sonra insan kendisini de aynı sistemin gözünden görmeye başlar. Bilgisi arttıkça değerinin arttığına, eksildikçe kendisinin de değersizleştiğine inanır. Böyle olunca öğrenmek bile insanın kendisi için yaptığı bir şey olmaktan çıkar.
Okumayı diploma için, öğrenmeyi bilgiyi satmak için, anlamayı kiralamak için gördüğünüzde, insan maddeleşirken bilgisi insanlaşır. Bilgisi artık kendisinden ayrı bir şey değil, neredeyse kendisi olur. Ona para kazandıran, ortamların ağır abisi, mekâna ilk giren kürk gibi...
"Ye kürküm ye" dediğiniz zaman, sizden daha bilgilisi geldiğinde, bilgi ucuzladığında, herkesin ulaşabildiği hâle geldiğinde, o zaman öğrenmenin, merakın ne önemi kalır ki? Madem bilgi artık eskisi kadar para etmiyor, madem herkeste var, neden zahmet edip öğreneyim?
İşte yapay zekâ meselesinde beni düşündüren de biraz bu. İnsan neden öğrenmekten vazgeçmeyi düşünsün ki? Bir başkasının bir şeyi bilmesi, benim onu öğrenmekten alacağım zevki neden ortadan kaldırsın? Bir kitabın içindeki düşünceleri yapay zekânın biliyor olması, benim o kitabı okuduğumda göreceğim şeyleri neden değersiz kılsın?
Diyelim ki korkulan gibi yapay zekâ bütün bilgileri ucuz kılsın. Ucuz olan şeyin değersiz olduğunu düşünmek de insanın en büyük yanılgılarından biri. Güneş ışığı bedava diye güneşin bir değeri yok mu? Bir şeyin herkes tarafından ulaşılabilir olması, onun kıymetinden ne eksiltir?
Yapay zekâ ne yapar, ne yapamaz, çok derin bir konu. Ama asıl mevzuya dönecek olursam, belki bu süreç insana yeniden insan olmayı hatırlatır.
Diploma için değil, içinde yaşadığı bu dünyayı tanımak için okur. Neyin üzülmeye, neyin yaşanmaya değer olduğunu anlamak için okur. Neyin yalan, neyin doğru olduğunu bilmek için okur. Varlığı gerçekten sevebilecek enginliğe ulaşmak için okur. "Ben neden buradayım?" sorusuna cevap bulmak için okur.
Konuşurken kelimelerin sarhoş eden derinliklerini hissetmek için okur. Sessiz kaldığında aklından geçenleri seçmek için okur. Uzaklara dalıp gittiğinde karmaşıklığın içindeki sistemin güzelliğini görmek için okur.
Bir arkadaşının derdine derman olmak için okur. Eşiyle içten bir şekilde gülmek için okur. Dualarında O'nu hissetmek için okur. Çocuklarını yetiştirmek için okur. Kendisini hiç tanımadığı bir kişinin serüvenine dâhil etmek için okur…
30 dk içinde bir yayına başlayacağım.
youtube.com/tarikguney
Belki de Twitterdaki en tehlikeli insanlar, okuduklarını yanlış anlayan yardımseverler.
Bu tweet ile alakalı yorumları görüp duruyorum. Buna bakarak, kodlamanın, AI yazılımcıların işini alıyor yorumları yapılıyor. Belki...
Ama buradaki tweet bunu söylemiyor.
Maliyetin arttığından, AI’ın hem kendisinin pahalı olması hem de sunucu fiyatlarını arttırdığından bahsediyor.
Yorum katmadan bu tweeti olduğu gibi aldığımızda insanların inanmak istedikleri senaryo burada yok. Artan maliyetin kârı düşürmesi ve zorlanmaya başlayan bir şirket var.
Ama asıl tehlikeli bir senaryo, bence bu tür artışlar, işlerin durağanlaşması, adoption rakamları, AI piyasasında erken bir correction getirebilir.
The business outlook for software is uncertain and AI has raised costs dramatically with a) massive 4-fold increase in server prices which we need for data centers b) AI usage increasing rapidly, leading to much higher expenses, which we are trying to control.
On top of that is the challenging geopolitical backdrop.
We have cut down on our marketing budget. We have also told our employees that we cannot have our usual pay increase this year. I have apolgized for not being able to avoid this.
We will work hard to avoid mass layoffs but the outlook for software jobs in general is grim. We have not been growing our employee count for 18 months now.
Most of our employees understand the situation. I am thankful to them.
We are in the middle of reinventing ourselves. The next 3-5 years will decide how our reinvention has worked. Please pray for us 🙏
Üzücü tabiki. Yardımcı olmak adına belki şunları söyleyebilirim: Bence insan bir konuda fikir üretemediğinde, meseleyi hangi seviyede sahiplendiğine ve de alta yatan mekanizmayı gözönüne almalı.
Aklıma temelde üç seviye geliyor:
Görevi sahiplenmek
Ürünü sahiplenmek
Ürünün çözmeye çalıştığı asıl problemi sahiplenmek
Çoğu yazılımcı kendisine verilen görevi sahiplenir. O görevi tamamlamak için de gayet yaratıcı çözümler bulabilir. Ama ürünü veya asıl problemi sahiplenmek farklı bir şeydir.
Sahiplenmekten kastım da sadece sorumluluk hissetmek değil. Mesela oturup ürünü baştan anlamaya çalışmak, kendin kullanmak, arada hiçbir görev olmadan açıp kurcalamak, kullanıcıların ne yaşadığını anlamaya çalışmak, başkalarının benzer problemleri nasıl çözdüğüne bakmak, ürün toplantılarını dinlemek.
Çoğu zaman yeni fikirler bilinçli olarak düşünerek üretilmez. Aksine, birçok fikir, üzerinde o anda özellikle düşünmediğimiz halde aklımıza gelir. Bir problemle karşılaştığımızda birden farklı hipotezler, çözüm yolları belirir.
Bazen bu süreci bilinçli olarak “neden?” sorusunu sorarak başlatabiliriz. Bazen de meseleye duyduğumuz merak, bugüne kadar öğrendiklerimiz, yaptığımız gözlemler ve gösterdiğimiz sürekli ilgi, farkında olmadan zihnimizi bu tür fikirler üretmeye hazırlar.
Dolayısıyla mesele sadece nasıl yaratıcı düşüneceğimiz değil, beynimizi bu fikirleri ve hipotezleri üretebilecek kıvama nasıl getireceğimizdir. Bence sahiplenmenin önemli bir tarafı da budur.
ben ai döneminde yazılım sektörünün en büyük kaybedenlerinden biriyim. normal şartlarda tam bir "yap" insanıyım. benim önüme bir iş verdiğinizde, normal şartlarda bir ayda yapılabilecek işi size bir buçuk haftada teslim edebilirim. fakat ai ile birlikte herkes bunu yapabildiği için, artık kendimi "satabileceğim" bir özellik kalmadı.
ai ile implementasyon süreçlerine ayak uydurabiliyorum ama yeni fikirler üretme, "doğru soruları sorma", "ürünü şekillendirme" kısımlarında afallıyorum. hatta "brainstorming" toplantılarında sessiz kalıyorum, çünkü ürünü daha iyiye götürecek fikir kafamda belirmiyor. bunu nasıl çözeceğime dair hiçbir fikrim de yok.
Hiç düşünmeden ettiğiniz laflara, hayıflanmalara, şikayetlere, arkadaş ortamında ağza gelen her şeyi söylemeye, nedenini tam bilmeden birilerine ve bir şeylere kızmaya… dikkat edin.
Bu dedikleriniz zamanla inançlarınız ve gerçekliğiniz olur da, sonra neden yanlış kararlar verdiğinizi, neden başınıza talihsizlikler geldiğini anlamazsınız.
Bunu özlü bir söz olarak almayın. Ya da sıradan bir motivasyon konuşması. Sadece ciddiye alın.
Aklınıza gelenleri hemen söylemek istediğinizde, ya “bu dediklerimi sesli anlatmaya başlar sonra ben de inanırsam”diye biraz telaş edin…. derim.
Stanford’un yeni bir çalışmasına denk geldim. Eylül 21, 2026 tarihinde yayınlamışlar. AI’ın işleri gerçekten etkileyip etkilemediğine bakıyorlar. Veri de bayağı büyük: 41 ülke, 1,25 milyar iş ilanı, 154 milyon istihdam kaydı.
Biraz inceledim. Benim buradan gördüğüm şey şu: Şu an için “AI geliyor, işler ortadan kalkıyor” gibi bir tablo yok.
AI kullanan şirketlerde toplam istihdamda bir düşüş görmüyorlar. Hatta %3,3 artış var ama bu sonuç şimdilik marginally significant. Yani önemli görülecek eşiği kılpayı kaçırıyor.
Asıl ilginç bulduğum yer junior ve seniorlar arasındaki fark.
Senior istihdamı %6,7 artıyor. Junior istihdamında ise %2,5 düşüş var ama bu düşüş statistically significant değil. O yüzden buradan “AI juniorların işlerini azaltıyor” sonucu çıkarmak doğru değil.
Ama başka bir şey oluyor: juniorların şirket içindeki payı 1,9 puan düşüyor. Bunun ana sebebi de juniorların sayısının düşmesi değil, seniorların daha fazla artması.
Bu sadece birkaç şirkette ya da tek bir ülkede görülen bir şey de değil. Yeterli veri olan 31 ülkenin 23’ünde juniorların payı düşüyor. Ama yine önemli ayrım şu: hiçbir ülkede toplam istihdamda statistically significant bir düşüş bulmuyorlar.
Bence şimdilik söylenebilecek şey bu kadar. AI’ın junior işleri ortadan kaldırdığını gösteren bir veri yok. Ama AI kullanan şirketlerde büyüme seniorlara doğru kaymış gibi bir sinyal var. Bunu nedenlerini kesin söylemek zor.
digitaleconomy.stanford.edu/…
Bu tür şeyleri çok paylaşmıyorum ama bu tür aktiviteleri keyifli hale getirmeyi çok yapan bir insanım. Bunlar insanın daha sanatsal, daha latif taraflarıdır.
Güzel bir resim, güzel bir mürekkep, güzel bir kalem, güzel bir yazı… bunları utilitaryen bakışla, meseleyi sadece işleve indiren anlayışla açıklayamazsınız.
Daha ucuz kalem de aynı şeyi yapıyor, ya da iPadden okurum, daha hızlı olur…
İnsan sadece ihtiyaçlarını minimum maliyetle ya da çok daha hızlı araçlar ile karşılayan bir makine değil; güzelliği, inceliği, anlamı ve tecrübeyi de doğrudan değer olarak yaşayabilen bir varlıktır.
Eğer işiniz kuru ve yavan geliyorsa, meseleyi çok işleve indirgemiş olabilirsiniz. Halbuki orada yaşanabilecek farklı latif şeyler de olabilir.
Dolma kalemler ile not alıp sıradan bir c.tesi güzel bir şeyler okumak çok keyif alınabilecek bir aktivite. Eğer kendinizi faydasız hissediyorsanız, alanınız dışında hiç merak etmediğiniz bir alanda yazılmış ve akademik dergilerde yayımlanmış bir yazı bulun. Çok ilginç şeyler öğrendiğiniz yetmiyormuş gibi son zamanlar toksikleşen yazılım dünyasından da uzaklaşmış olmanın, ve dışarıda bambaşka bir dünyanın hala var olduğunun da farkına varırsınız.
Dolma kalemler ile not alıp sıradan bir c.tesi güzel bir şeyler okumak çok keyif alınabilecek bir aktivite. Eğer kendinizi faydasız hissediyorsanız, alanınız dışında hiç merak etmediğiniz bir alanda yazılmış ve akademik dergilerde yayımlanmış bir yazı bulun. Çok ilginç şeyler öğrendiğiniz yetmiyormuş gibi son zamanlar toksikleşen yazılım dünyasından da uzaklaşmış olmanın, ve dışarıda bambaşka bir dünyanın hala var olduğunun da farkına varırsınız.
Uzun ama üşenmeden bir okumayı deneyin.
Bir insan bir işi iyi yapmak ister. İyi çalışır, daha iyi sonuç alır; daha iyi sonuç aldıkça kariyerinde ilerler, daha fazla para kazanır, istediği bazı şeylere ulaşır. Buraya kadar performans insanın yaptığı işin ne kadar iyi sonuç verdiğini anlatan bir ölçüdür. İnsanın bir amacı vardır, performans da o amaca ulaşmak için kullandığı araçlardan biridir.
Tabii bu ilişki herkes için değişmez. Ama bazı insanlar zamanla performansı farklı görmeye başlar. “İyi performans gösterirsem istediğim şeylere ulaşırım” düşüncesi, fark ettirmeden “Beni istediğim yere performans götürür” düşüncesine dönüşür. Performans artık insanın yaptığı bir işin niteliği olmaktan çıkar, kendi başına sonuç üreten bir güç gibi görülür. İnsan burada bir soyutlamayı reify eder; ona kendisinden bağımsız bir gerçeklik ve güç verir.
Sonra performansı personify da eder. Artık performansın kendisinden beklentileri vardır: “Performans benden bunu bekler.” Daha fazla çalışmamı bekler. Daha az dinlenmemi bekler. Zamanımı daha verimli kullanmamı bekler. İnsan da kararlarını bu beklentilere göre alır. Aileye ayrılan zaman, arkadaşlar, dinlenmek, hatta kendi insani ihtiyaçları bile performansın beklentileriyle karşı karşıya gelir ve onun gücünü zayıflatan ayak bağları olur.
Aynı şeyi emek için de düşünebiliriz. Emek aslında bir insanın yaptığı faaliyettir. Ama onu insandan ayırıp bağımsız bir şey gibi düşünmeye başladığımızda “emeğin maliyeti”, “emeğin verimliliği”, “emekten maksimum çıktı” gibi ifadeler çok doğal gelir. İşçinin dinlenmesi, ailesi, sağlığı veya hayatının geri kalanı, insanın ihtiyaçları olarak değil, “emek” denen şeyin verimini artıran ya da azaltan faktörler olarak görülür. Üstelik bunu sadece işveren yapmaz. Çalışan da kendisine aynı gözle bakar; kendi hayatındaki insanları ve ihtiyaçlarını performansını artıran ya da azaltan faktörlere dönüştürür.
Benzer bir dönüşüm sermayede de ortaya çıkar. Diyelim ki bir milyon dolarlık sermayeden yıllık yüzde 10 getiri beklenir. Ama daha ilk başta kurulan cümlenin yapısında kapitalin kendisi 10% return üretiyormuş anlayışı görülür. Gerçekte bu getiriyi sermayenin kendisi üretmez; çalışanlardan müşterilere, üretimden yönetime, teknolojiye ve piyasa koşullarına kadar büyük bir ilişkiler ağı sonucunda getiri ortaya çıkar. Ama bütün bu süreç görünmez hale gelince geriye çok daha basit bir düşünce kalır: “Sermaye yüzde 10 getirir.”
Beklenen yüzde 10 gelmediğinde de soru kolayca değişir. Artık “Bu ilişkiler ağında ne oldu da sonuç değişti?” diye sorulmaz. “Sermayenin yüzde 10 getirmesini ne engelledi?” diye sorulur. Sermayeye kendisine ait bir üretme gücü atfedildiği için çalışan sayısı, ücretler, izinler veya başka maliyetler bu gücün önündeki engeller gibi görünmeye başlayabilir. Önce sermayeye bağımsız bir güç verdik; sonra bu gücün ne istediğini tarif ettik; en sonunda gerçek insanları ve ilişkileri onun başarısına hizmet eden ya da onu engelleyen şeyler olarak değerlendirmeye başladık.
Peki bütün bunların zararı nedir? Bence asıl problem, gerçek nedenleri görmemizi engellemesi ve yarattığımız soyutlamaları gerçek nedenlerin yerine koymasıdır. Performans bağımsız bir güç haline gelirse insan, ailesini ve dinlenmesini performansının önündeki engeller olarak görüp hayatını fakirleştirebilir. Emek insandan bağımsız bir üretim girdisi gibi görülürse, çalışanın yorulması, hastalanması veya ailesine zaman ayırması insani ihtiyaçlar değil, emeğin verimini düşüren problemler gibi görünür. Sermayenin kendi başına yüzde 10 getiri üretme gücü olduğuna inanılırsa, beklenen getiri gelmediğinde çalışanlar, ücretler veya başka maliyetler sermayenin doğal gücünü engelleyen şeyler gibi görülebilir. Hatta çalışan da aynı mantığı kendisine uygular ve kendi sağlığını, ailesini, arkadaşlarını, boş zamanını hayatının parçaları olarak değil, kendi “performansını” artıran veya azaltan değişkenler olarak değerlendirmeye başlar.
Ortak hata hep aynıdır: İnsanların yarattığı bir ölçüyü, kavramı veya ekonomik ilişkiyi insandan bağımsızlaştırırız; sonra ona bir güç ve irade veririz; en sonunda da gerçek insanları onun başarısına hizmet eden veya başarısını engelleyen şeyler olarak görmeye başlarız.





