CUMHURİYET, DEMOKRASİYLE TAÇLANDIRILMALIDIR!
Cumhuriyet, egemenliğin millete ait olmasıdır. Demokrasi ise bu egemenliğin halkın özgür iradesiyle, hukuk ve adalet temelinde kullanılabilmesidir.
Cumhuriyetin gerçek anlamda güçlenmesi; yalnızca sandığın varlığıyla değil, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, temel hak ve özgürlükler, düşünce ve ifade hürriyetiyle mümkündür.
Farklı kimliklerin, dillerin, inançların ve düşüncelerin eşit yurttaşlık temelinde özgürce yaşayamadığı bir toplumda demokrasinin eksiksiz varlığından söz edilemez.
Cumhuriyet, devletin yönetim biçimi olmaktan çıkıp her yurttaşın özgürlük, eşitlik ve adalet güvencesi hâline gelmelidir.
Cumhuriyeti korumanın ve yaşatmanın yolu, onu demokratik hukuk devleti ilkeleriyle güçlendirmekten geçer.
Çünkü cumhuriyetin temeli millî egemenlik, gerçek güvencesi hukuk, en güçlü tamamlayıcısı ise demokrasidir!
AHMET KAYA’YA BİR EZGİ, BİR VEFA…
Acının, sevdanın ve özlemin sesi Ahmet Kaya’yı, unutulmaz ezgilerinden birini kendi ellerimle çalarak doğum yıl dönümünde sevgi ve saygıyla anıyorum.
Bazı sesler susar, ama bıraktıkları ezgiler sonsuza dek yaşar.
İyi ki doğdun Ahmet Kaya!
Ümit Kocasakal ve türevleri “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi”nin önünde büyük bir beka sorunudur.
İstanbul Barosu’nun 128. Olağan Genel Kurulunda başkanlık seçimleri yapıldı.
Yaklaşık 70 bin avukatın kayıtlı olduğu Baro’da,Terörsüz Türkiye sürecini sakıncalı bulan Sayın Ümit Kocasakal 9 bin 686 oy alarak kazandı.
Sayın Kocasakalın ,
TBMM’de 467 Milletvekilinin oylarıyla kabul edilen 7595 sayılı Kanunla ilgili derin ve kadim bilgilerini dinleyelim.
“Görüldüğü üzere sözde “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi”ne dair kanun teklifini yalnızca kendi içinde ele almak ve değerlendirmek hatalı olup bu yalnızca bir girizgâhtır ve amaç öncelikle toplumsal tepkiyi yumuşatmak ve asıl amaca zemin hazırlamaktır.”
Vay be helal olsun…
Kanun dediğin böyle yorumlanmalı
yasa koyucunun asıl niyeti işte böyle okunmalı.!
Baroya kayıtlı 7 Avukat’tan birinin oyunu alarak meslek kuruluşunun başkanı olmak kolay mı.?
Demokratik Kürt siyaseti açısından, Türk solunun bazı kesimlerinde yükselen etnik milliyetçi ve inkârcı anlayış, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile siyasi iş birliği seçeneğini zorunlu hâle getirmiştir.
Sayın Erdoğanda ırkçı ve inkârcı bir zihniyet zaten yok.
Yükselen inkârcı ve ırkçı zihniyet ile ancak sayın Erdoğan başedebilir.
Böyle bir ittifakın gerekçesi yalnızca inkârcı zihniyete karşı ortak duruş değildir. Aynı zamanda Erdoğan iktidarının hukuk devleti, demokratikleşme, temel hak ve özgürlükler alanındaki yanlış uygulamalarının düzeltilmesine yapıcı katkı sunabilecek bir siyasi diyalog zemini oluşturmasıdır.
Asıl mesele, geçmişin siyasi kamplaşmalarına mahkûm olmak değil; farklı siyasi geleneklerin ortak demokratik ilkeler etrafında buluşarak kalıcı hukuki ve toplumsal kazanımlar sağlayabilmesidir.
Bu ittifak tarihi bir fırsattır.
İSTANBUL BAROSU’NDA ESAS MESELE: HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ!
İstanbul Barosu seçimlerinde tartışılması gereken mesele, ümmetçi veya kafatasçı ideolojik anlayışların üstünlüğü değil; hukukun üstünlüğü, bağımsız yargı, insan hakları ve savunma makamının özgürlüğüdür.
@degisim_avukat , bu ilkeler çerçevesinde desteklenmeli; ortaya koyduğu program, vaatler ve hukuk devleti anlayışı üzerinden desteklenmeli.
Barolar hiç bir ideolojinin kalesi veya herhangi bir kimliğin veya siyasi anlayışın arka bahçesi olmamalıdır.
Avukatın cübbesi ideolojilere değil, hukuka ve adalete hizmet etmelidir!
KÜRTÇENİN İKİ KELİMESİNE BİLE TAHAMMÜL EDEMEYEN ZİHNİYET!
Ümit Kocasakal’ın İstanbul Barosu sayfasındaki “Baroya Stenbolê” ifadesini eleştirmesi, hukukçuluktan çok, Kürtçeye yönelik kökleşmiş tahammülsüzlüğün dışavurumudur.
Sayın Kocasakal!
Kürtçenin iki kelimesini dahi hazmedemeyen bir anlayışla hangi hukuktan, hangi demokrasiden, hangi özgürlükten söz ediyorsunuz?
Milyonlarca insanın ana dilinin kamusal alanda görünür olmasından rahatsızlık duymak, hukuk hassasiyeti değil, yasakçı ve tekçi zihniyetin yansımasıdır!
Kürtçe sizin ideolojik sınırlarınıza, Kürtler de sizin tahammülünüze mahkûm değildir!
Asıl sorun İstanbul Barosu sayfasındaki Kürtçe iki kelime değil, 21. yüzyılda hâlâ o iki kelimeyi hazmedemeyen zihniyetin hukuk adına konuşabilmesidir!
Bu gol,bir önceki paylaşımımdaki yorumlarda bana hakaret edenlere gelsin.
Her bıjî @amedskofficial
AVUKAT CÜBBESİ ASKERÎ ÜNİFORMA DEĞİL, HUKUKUN VE ADALETİN SİMGESİDİR!
İstanbul Barosu Genel Kurulu'nda “Mustafa Kemal'in askerleriyiz” sloganı atan avukatlara sesleniyorum:
Sizden beklenen, herhangi bir liderin askeri olmak değil, hukukun üstünlüğünün, bağımsız yargının ve adaletin yılmaz savunucusu olmanızdır!
Asker olmak istiyorsanız cübbenizi çıkarın, askerî üniforma giyin, gidin Türk Silahlı Kuvvetlerinde Mustafa Kemal'in askeri olun!
Aynı şekilde genel kurulda LGBT bayrağı veya Türk bayrağı açanlara da sözüm var:
Kimliğinizi, ideolojinizi, aidiyetinizi özgürce savunabilirsiniz. Ancak baro genel kurulu, siyasi ve ideolojik sembollerin yarıştırılacağı bir meydan değildir!
Avukatın cübbesinin ne rengi, ne ideolojisi, ne de siyasi aidiyeti vardır.
Baroların görevi sloganlarla saf tutmak değil, hukuksuzluğa karşı dimdik durmaktır!
CÜBBE GİYEN ASKER OLMAZ; ADALETİN SAVUNUCUSU OLUR!
ROJİN KABAİŞ İÇİN ADALET MÜCADELEMİ HİÇBİR GÜÇ SUSTURAMAYACAK!
Rojin Kabaiş dosyası nedeniyle hakkımda başlatılan soruşturma, hiçbir baskı ve yıldırma girişimi beni hakikatin ve adaletin peşinden gitmekten alıkoyamayacaktır.
Bir avukat olarak görevim, baskılara boyun eğmek değil; hukuku, hakikati ve adaleti her koşulda savunmaktır.
Ne susacağım ne sineceğim ne de bir adım geri atacağım!
Rojin Kabaiş'in ölümüne ilişkin tüm gerçekler ortaya çıkarılıncaya ve adalet sağlanıncaya kadar mücadelem kararlılıkla sürecektir.
Baskıya boyun eğmeyecek, hakikatten vazgeçmeyecek, adalet mücadelesinden asla geri adım atmayacağım!
ACİLEN BÜYÜK ÇAPLI TEMİZELLER OPERASYONU BAŞLATILMALI!
Halk yoksulluk ve sefalet içinde yaşam mücadelesi verirken, siyasi nüfuzunu kullanarak servetine servet katan, güç zehirlenmesiyle gözü dönmüş, doymak bilmeyen rant düzenine artık son verilmelidir!
Türkiye’de ucu kime dokunursa dokunsun, siyasetten bürokrasiye kadar bütün kirli çıkar ilişkilerini ortaya çıkaracak, tarihin en kapsamlı TEMİZ ELLER OPERASYONU başlatılmalıdır!
Milyonlar sefalete mahkûm edilirken kamu kaynakları üzerinden saltanat sürenlerden bağımsız yargı önünde hesap sorulmalıdır!
Devlet kimsenin çiftliği, milletin hazinesi kimsenin ganimeti değildir!
Kürtçeyi yüz yıl boyunca yasaklarla, inkâr politikalarıyla ve eğitim sisteminden dışlayarak baskı altına alan devlet anlayışını görmezden gelip bugün Kürtçenin lehçe farklılıklarından şikâyet etmek, tarihsel gerçekleri tersyüz etmektir.
Sayın Fatih Erbakan, Kürtçenin farklı lehçeleri arasındaki iletişim güçlüğünü eleştirirken, bu dilin eğitim, bilim ve kamusal yaşamda gelişmesinin önüne konulan engelleri neden sorgulamıyorsunuz?
Bir dilin ortak yazı ve eğitim standartlarının gelişmesini engelleyen politikaların sonuçlarını, o dili konuşan halkın anadilde eğitim hakkına karşı gerekçe olarak kullanamazsınız.
Önce bir dilin gelişimini engelleyeceksiniz, sonra da yeterince bütünleşmediğini ileri sürerek eğitim hakkını reddedeceksiniz!
Bu yaklaşım, sorunun nedenini tartışmak yerine sonuçlarını Kürtlerin karşısına çıkarmaktır.
Asıl çorba olan Kürtçe değil, yasakların yarattığı sorunları yeni yasaklara gerekçe yapan zihniyettir!
Bu ülke kimsenin etnik kimlik üzerinden vatandaşlık ve siyasetçilik sınavına tabi tutulacağı bir kabile devleti değildir!
“Ne mutlu Türk’üm diyene” demeyi siyasi namusun ölçüsü hâline getirmek, hukuk devletini reddeden, demokrasiyle bağdaşmayan, ilkel bir zihniyetin dışavurumudur.
Milletvekilliği, etnik kimlik yeminiyle değil, milletin iradesiyle kazanılır. Hiç kimse bir başkasına etnik aidiyet dayatma, onun siyasi namusunu sorgulama veya milletvekilliğinden istifasını isteme hakkını kendinde göremez.
Asıl siyasi namussuzluk, farklı kimlikleri dışlayarak milliyetçilik üzerinden siyasi vesayet kurmaya kalkışmaktır!
Bu ülke kimsenin etnik tapulu mülkü değildir!
Senin adını "Miyav Tanju" koydum.
Bir savaş olsa vatanı ilk satan bunun gibi çin malı çakma ulusalcılardır.
Dün mültecilere karşı aslan kesilen Tanju Özcan, bugün “Kedi gibi oturacağım” diyor.
Meğer o ırkçı hamasetin, o bitmek bilmeyen kabadayılığın sonu bir kedi gibi köşeye çekilmekmiş!
Dün kükreyen, bugün miyavlıyor. Siyasi omurganın iflası tam da budur!
🔴 Bolu Belediyesi davasında savunma yapan Tanju Özcan:
🗣️ Serbest kalmak istiyorum. Oğluma kız istemek istiyorum. Suya sabuna dokunmadan evde kedi gibi oturacağım.
🗣️ İsterse Öcalan’ı çıkarsınlar isterlerse mültecileri doldursunlar umurumda değil. Evimde kedi gibi hiçbir şeye karışmadan oturacağım
🔗 t24.com.tr/politika/bolu-bel…
⬇️apps.apple.com/tr/app/t24/id…
⬇️play.google.com/store/apps/d…
Aklını hâlâ yüz yıl önce ölmüş bir lidere ve ideolojisine sorgusuzca kiraya vermiş tipik bir ortadoğu breyi.
Bu tiplerden hukukun evrensel ilke ve esaslarına dair zerre kadar bir şey duymanız mümkün değil.
AİHM'in bağlayıcı kararları uygulanmazken susup Demirtaş'a saldırmak, hukukçuluk değil, hukuksuzluğa ideolojik tetikçilik yapmaktır!
Baroların asli görevi siyasi kin ve nefret kusmak değil, hukuku uygulatmaktır!
Hukuku siyasi kimliğe göre savunanların sırtındaki cübbe, hukukçu olduklarını değil, hukukun nasıl ideolojilere kurban edildiğini gösterir!
BİR ÜLKENİN GERÇEK SAHİBİ KİMDİR: HALK MI, İKTİDAR MI?
Bir ülkenin gerçek sahibinin kim olduğunu anlamak istiyorsanız, halkın yönetime itiraz ettiğinde neyle karşılaştığına bakın!
Avrupa'nın birçok ülkesinde halkın meydanlara çıkması, hükümetleri protesto etmesi, grevler düzenlemesi ve gerektiğinde iktidarları istifaya zorlaması, yalnızca toplumsal bir öfkenin değil, aynı zamanda gelişmiş bir yurttaşlık bilincinin göstergesidir.
Fransa'da emeklilik reformuna karşı milyonlarca insanın sokaklara dökülmesi, Sarı Yelekliler hareketinin iktidarı geri adım atmaya zorlaması; İngiltere'de işçilerin grevlerle haklarını savunması, Almanya'da çiftçilerin hükümet politikalarına karşı yolları doldurması bize önemli bir gerçeği hatırlatmaktadır:
Devlet halkın efendisi değil, halkın hizmetinde olması gereken bir kurumdur. İktidarlar ise devletin sahibi değil, halkın iradesiyle görevlendirilmiş geçici yöneticilerdir.
Buna karşılık otoriter rejimlerde devlet, halkın ortak kurumu olmaktan çıkarılarak iktidara yerleşmiş siyasi, ekonomik ve bürokratik zümrelerin hâkimiyet alanına dönüştürülür.
Böyle ülkelerde halkın itirazı tehdit, eleştirisi ihanet, hak arayışı ise suç gibi gösterilir. Devletin gücü yurttaşın haklarını korumak yerine onu susturmak için kullanılır.
Ortaya özgür yurttaşlardan oluşan bir toplum değil; korkutulmuş, sindirilmiş, ekonomik olarak bağımlı hâle getirilmiş ve emeği sömürülen kitleler çıkar.
Oysa devletin büyüklüğü halkını ne kadar susturabildiğiyle değil, halkın devlete karşı ne kadar özgür konuşabildiğiyle ölçülür.
Bir ülkede halk iktidardan korkuyorsa orada demokrasi ağır yara almıştır. Ama iktidar halkın hesap sorma gücünü ciddiye alıyorsa orada gerçek bir demokratik denetim vardır.
Çünkü devlet halk için vardır; halk devlet için değil!
Ve unutulmamalıdır ki halkın sustuğu her yerde iktidar güçlenmiş gibi görünür; oysa gerçekte zayıflayan hukuk, özgürlük ve toplumun kendisidir.
Bir Konyalı olarak Amedspor’un Konyaspor karşısında elde ettiği galibiyeti içtenlikle tebrik ediyorum.
Üç beş kendini bilmez provokatörün söylemlerine ve ayrıştırıcı tutumlarına bakmayın!
Konya halkının gönlünde Diyarbakır, tarihiyle, kültürüyle ve insanıyla kadim ve kıymetli bir şehirdir.
Ne birkaç provokatör ne Konya halkını temsil eder ne de futbol üzerinden yaratılmak istenen düşmanlık bu iki kadim şehrin kardeşliğine gölge düşürebilir.







