C. Cengiz Çevik (@jimithekewl) header
C. Cengiz Çevik (@jimithekewl) profile picture

(Dr) Klasik Filolog - Kitaplar: Roma'da Siyaset ve Felsefe, Cicero'nun Devleti, Seneca'nın Doğa Felsefesi - https://nitter.cf/t.co/gzmDlzJfe7

İstanbul
Joined July 2009
Photo by C. Cengiz Çevik (@jimithekewl)Photo by C. Cengiz Çevik (@jimithekewl)Photo by C. Cengiz Çevik (@jimithekewl)Photo by C. Cengiz Çevik (@jimithekewl)Photo by C. Cengiz Çevik (@jimithekewl)Photo by C. Cengiz Çevik (@jimithekewl)Photo by C. Cengiz Çevik (@jimithekewl)Photo by C. Cengiz Çevik (@jimithekewl)
Merhaba, güzel bir haber. Victoria Emma Pagan'ın editörlüğünde hazırlanan The Tacitus Encyclopedia, Wiley-Blackwell'den çıktı. Dünyanın farklı ülkelerinden filologların ve tarihçilerin katkıda bulunduğu bu ansiklopediye ben de iki madde yazdım. wiley.com/en-gb/The+Tacitus+…
24
41
1
546
C. Cengiz Çevik retweeted
"Cadılığın Tarihi" Marion Gibson Cadılığın Tarihi’nde cadı avlarının yedi yüzyıllık karanlık tarihini, kurbanlarının gözünden anlatıyor. 13 cadı davası üzerinden okuyucuyu Norveç’ten Salem’e, Fransa’dan Afrika’ya götürüyor. youtube.com/watch?v=urwIMtqK…
4
30
3,679
C. Cengiz Çevik retweeted
How Mozart sounds on cembalo? He played 9 Mozart songs on the harpsichord. The 18th century piano. This was the sound that was heard at the time.
20
128
11
783
45,037
C. Cengiz Çevik retweeted
Nel 1934 Orff scoprì i "Carmina Burana", custoditi in un manoscritto nell’abbazia bavarese di Benediktbeuern. A ispirarlo anche la Ruota della Fortuna, l’imprevedibilità del destino. Nacque così una delle partiture corali più travolgenti del '900. Stasera al Malibran!
1
23
1
101
2,547
Asıl mesaj, çok sevdiğim bir film olan The Dark Knight Rises ile verilmiş olsa gerek. Öykü düzenin çürümüşlüğünü ve eşitsizliği gösterir ama halkın itirazını yeraltı cehenneminden türeyen Bane’in şiddeti ve kaosuyla özdeşleştirir. Böylece eşitlik talebi, özgürleştirici bir siyasal mücadeleye evrilmez, bastırılması gereken bir tehdit gibi sunulur. Çözüm yine egemen sınıfın içinden gelir: Milyarder Bruce Wayne şehri kurtarır, polis düzeni yeniden kurar. Film, iktidar ve servet ilişkilerini sorgular görünürken kurtuluşu ayrıcalıklı bir kahramana bağlar, sonunda burjuva düzenini yeniden meşrulaştırır.
Aujourd’hui, jour de Halloween, la France jouera à « Joker », ce film de Todd Philips où un tueur se dissimulait derrière un masque de clown. Mais, comme dans le film, est-on bien sûr qu’il ne s’agira, partout, et toujours, que d’un jeu?
1
5
970
Galatasaray dün akşam, Frankofonların tabiriyle "spectaculaire" bir galibiyet aldı. Oyunuyla, coşkusuyla, birlikteliğiyle, sevinciyle, her şeyiyle... Camiada ve Türk futbolunda 96-00 döneminin son sezonunu hatırlatan bir ruh hali hakim. Karşı yakada "Galatasaray durdurulmalı" diyenler var, tıpkı rahmetli Kazım Kanat'ın zamanında aynı minvalde yazılar yazması gibi. Oysa bu doğru değil, önde olanın durdurulması değil, geçilmesi gerekir. Böyle olduğunda Galatasaray durdurulmuş olmayacak, Türk futbolu seviye atlamış olacak. Şu da bir gerçek ki, her yükselişi bir de düşüş takip eder, eşyanın tabiatı böyledir. Önemli olan, düşüş ile yeniden yükseliş arasındaki süreyi olabildiğince kısaltmaktır. Başkasının düşüş öyküsüne değil, kendi yükseliş öykünüze odaklanın, sizin için hayırlı olan budur. Geriye dönersek, 00'da ligde yürüyerek şampiyonluğa giden Galatasaray'ın en büyük şansı, 4 sezonluk başarı öyküsünü taçlandırabileceği bir Uefa kupası süreci içinde olabilmesidir. Arada açar, 32. Gün ekibinin hazırladığı "Unutulmaz Maçlar" belgeselini izlerim. Galatasaray'ın Uefa kupası maçlarındaki özgüveni ve coşkusuna hala daha şaşırırım, daha önce yine Galatasaray'ın sınadığı ve kendisiyle sınandığı "Avrupaî futbol"un artık tam anlamıyla sergileyicisiydik. Çoğunluk finali ve belki Leeds maçlarını hatırlıyor ama 20 Mart 2000'de Almanya'da oynanan Dortmund maçındaki performans unutulmazdı, bir Türk takımının bir Alman takımına karşı, deplasmanda böyle oynaması evvelce düşünülemez bir şeydi. Bugün ne yazık ki, mevcut kadroyla benzer bir taçlandırma Şampiyonlar Ligi'nde zor ve hatta imkansız görünüyor ama birkaç senede Tottenham, Bayern Münich, Manu, Liverpool, Juventus maçlarında bazı işaretler verdiğimiz aşikar, bir gün dünya küresel bir savaşla tersyüz olmazsa imkansız görüneni de başaracağımıza inanıyorum. Bütün bu başarının baş mimarlarından olan Okan Buruk'un dönemine mi nasip olur, yoksa 3. İmparatorluk Dönemi'ne bilemeyiz. Tek bildiğim şey, Galatasaray'da tarihin geçmişte kalmadığı ve sürekli yeniden yorumlanarak üretildiği ve kuşaktan kuşağa aktarıldığıdır. O derece ki, Galatasaraylılar için tarih, handiyse bir obsesyona dönüşmüştür. Ama Galatasaray'ı farklı kılan da tam budur; kendini aşma ve Avrupa'da başarılı olma düşüncesini kültürel ve tarihsel köklerinden getiriyor olmasıdır. Galatasaray 1962'de Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'nda, o dönemin tabiriyle, "Kardöfinal"e yani Çeyrek Final'e uzanmıştı. Milliyet Gazetesi muhabiri Necmi Tanyolaç yazdığı bir yazıda şöyle diyordu: "Kardöfinal duvarını ilk defa aştık!... Galatasaray'ın başarısı tebrik edilmeye, alkışlanmaya lâyıktır. Nasıl alkışlanmazlar ki… Türk futbolunun bir temsilcisi olarak bir hayali de gerçekleştirdiler. Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'nda çeyrek final bizim için düne kadar demirden, çelikten bir perdeydi. Galatasaray işte bu barajı yıktı… Bir bakıma kendi futbol dünyamızdan çıktık, ses duvarını aştık…" (nitter.cf/jimithekewl/status/207…) O Galatasaray memleketin türlü imkansızlarına rağmen, yeşile hasret bir şekilde tozun toprağın, hatta çamurun içinden çıkarak ses duvarını aştıysa, bir gün doğru bir planlamayla yine imkansız görüneni başarabilir. İyi bir Galatasaraylı olarak bu yaşamda bir iz bırakan, "Melek Hanım'ın Oğlu", rahmetli Yavuz Gökmen'in bir yazısından alıntıladığım bir paragrafla bitireyim: "Madem ki hepimiz Galatasaray'ın Avrupa başarısını istiyoruz, bunun için elimizden geleni akıl-yürek bileşkesiyle yapacağız. Öneriler ortaya koyacak, eleştirilerde bulunacağız. Ancak eleştirilere hak verilmez ve kulak asılmazsa bunu kişisel kavga şekline sokmayacağız." (nitter.cf/jimithekewl/status/205…)
🎙️ Teknik Direktörümüz Okan Buruk'un karşılaşma sonrasında yaptığı açıklamaların tamamı galatasaray.org'da. #KNYvGS
2
4
96
5,703
"Düşünce yasaklarıyla işçi ve köylü ölümleri arasında daima düz bir orantı vardır." (Çetin Altan, Kahrolsun Komünizm Diye Diye, Bilgi Yayınevi, 1976: 350)
2
30
1,768
Умник нашей семьи...
2
77
2,438
Türkiye'nin en iyi Rusça çevirmenlerinden, dostum Koray Karasulu'dan teyitle bu twiti attım. Rusça yazacağım zaman ona soruyorum.
1
1
1,121
Gassaray rahat kazandı, keyifliyiz. 🟨🟥
121
2,250
Arthur Koestler, The Sleepwalkers
What's a good accessible book on the history of the scientific revolution?
18
1,252
HERTA MÜLLER: Sessizlik de bir konuşma biçimidir. Birbirinin tıpatıp aynısıdırlar. Dilin temel bir kurucu unsurudur. Her zaman neyi söyleyip neyi söylemeyeceğimizi seçeriz. Neden bir şeyi söyleriz de diğerini söylemeyiz? Üstelik bunu içgüdüsel olarak da yaparız; çünkü neden bahsediyor olursak olalım, söylenmeyenler söylenenlerden her zaman daha fazladır. Ve bu her zaman bir şeyleri gizlemek için yapılmaz—konuşmamızdaki içgüdüsel bir seçimin parçasıdır sadece. Bu seçim kişiden kişiye değişir; öyle ki aynı şeyi kaç kişi anlatırsa anlatsın, tasvirler farklıdır, bakış açısı farklıdır. Benzer bir bakış açısı olsa bile, insanlar neyin söylenip neyin söylenmeyeceğine dair farklı tercihlerde bulunurlar. Köyden gelen biri olarak bu benim için çok açıktı; çünkü oradaki insanlar kesinlikle gerekenden fazlasını asla söylemezlerdi. On beş yaşımda şehre gittiğimde, insanların ne kadar çok konuştuğuna ve bu konuşmaların ne kadarının anlamsız olduğuna hayret etmiştim. Bir de insanların kendilerinden ne kadar çok bahsettiğine—bu bana tamamen yabancı bir şeydi. Benim için sessizlik her zaman bir başka iletişim biçimi olmuştu. Ne de olsa yalnızca bir insana bakarak bile pek çok şeyi anlayabilirsiniz. Evde, sürekli kendimizden bahsetmesek bile birbirimizden her zaman haberdardık. Başka yerlerde de çok fazla sessizlikle karşılaştım. Bir de gerçekten ne düşündüğünüzü asla söyleyemediğiniz için kendi kendinize dayattığınız sessizlik vardı. (Aşağıdaki söyleşiden.)
Aşağıdaki metinden: Herta Müller, The Art of Fiction No. 225 Söyleşiyi Yapan: Philip Boehm İsveç Akademisi, 2009 Nobel Edebiyat Ödülü’nü Herta Müller’e takdim ederken yazarı “şiirin yoğunluğu ve düzyazının dolaysızlığıyla mülksüzlerin coğrafyasını tasvir eden” biri olarak övmüştü. Bu, Müller’in fazlasıyla aşina olduğu bir coğrafyadır. 1953’te, Romanya Banat’ında Almanca konuşulan, küçük bir köy Nitzkydorf’ta doğdu. I. Dünya Savaşı ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun dağılmasının ardından bölge, genişleyen Romanya Krallığı’nın kontrolüne geçti. 1940’ta Ion Antonescu’nun Faşist hükümeti Üçüncü Reich ile resmi bir ittifaka girdi ve Müller’in babası da dahil olmak üzere pek çok etnik Alman, Alman birliklerinde hizmet vermek üzere kaydoldu. 1944 ortalarına gelindiğinde Kızıl Ordu ülkenin içlerine kadar ilerlemişti: Antonescu hükümeti devrildi ve yeni rejim Sovyetlere teslim oldu. Ocak 1945’te Stalin, Romanya’da yaşayan on yedi ile kırk beş yaş arasındaki tüm Almanları Sovyetler Birliği’ndeki zorunlu çalışma kamplarına sürgün etti. Müller’in annesi de bu sürgün edilenler arasındaydı. Komünist yönetim altında Romanya’daki çiftlikler kolektifleştirildi, arazilere ve işletmelere devlet tarafından el konuldu ve vatandaşlar gizli polisin (Securitate) gözetimi altında yaşadı. Azınlıklara (Macar, Alman ve Yahudi) yönelik tacizler 1980’lere kadar devam etti. Yetmişlerin sonlarında Securitate Müller’e yanaştı, ancak o muhbirlik yapmayı reddetti. Bu nedenle işinden kovuldu; sansür, mükerrer sorgulamalar ve aşırı özel hayat ihlali gibi çeşitli eziyetlere maruz kaldı. Müller, bu baskıya karşılık olarak yazmaya sığındı. İlk kitabı, bir öykü derlemesi olan Niederungen (Diptekiler), 1982’de Romanya’da sansürlenmiş haliyle yayımlandı; sansürsüz ilk baskısı ise iki yıl sonra Berlin’de basıldı. 1987’de nihayet annesiyle birlikte Romanya’dan ayrılmasına izin verildi ve sonunda Berlin’e yerleşti. Ardından diğer kitapları geldi; bilhassa Herztier (1994 / Türkçesi: Yürekteki Hayvan), Heute wär ich mir lieber nicht begegnet (1997 / Türkçesi: Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım) ve Atemschaukel (2009 / Türkçesi: Nefes Salıncağı). Bu son kitabın tanıtımı kapsamında Müller, orijinal Almancasından kendisinin, İngilizce çevirisinden ise benim okuma yaptığım bir dizi edebiyat buluşması için Amerika Birleşik Devletleri’ne seyahat etti. Bu söyleşinin büyük bölümü, söz konusu okumalar arasında —New York, Chicago, Boston ve Washington, D.C.’de— Almanca olarak gerçekleştirildi. Tıpkı düzyazısı gibi Müller de oldukça yüksek voltajlı bir enerji yayıyor; bu enerji, okuma yapmak için sahneye çıkmadan hemen önce odaklandığı anlarda doruk noktasına ulaşıyor. Birbiri ardına yaktığı sigaralar, sakinleştirici bir alışkanlıktan ziyade lüzumlu bir iletken, fazla elektriği soğuran birer sigorta gibi duruyor. Eserleri Almanya’da ve diğer Avrupa ülkelerinde yıllardır ödüller alıyor olsa da Nobel, sesini belirli davalar adına daha da gürleştiren bir şöhret getirdi; ancak bu, hiçbir surette içinde tamamen rahat ettiği bir statü değil. — Philip Boehm ... HERTA MÜLLER: Dükkânda her türlü şey satılırdı. Sosyalistler her şeye el koyana kadar annem de büyükannem de orada çalışırdı. Sonra onları kolektif bir çiftliğe sürdüler. Büyükbabam, bütün hayatı boyunca çalışıp kazandığı şeylerin devlet tarafından gasp edilmesini asla hazmedemedi. Bu yüzden de devlete bir daha asla güvenemedi. Üstüne üstlük onu bir kampa gönderdiler—öyle çok uzun süreliğine değildi ve kamp Rusya’da değil Romanya’daydı ama neticede kamptı. Büyükbabam I. Dünya Savaşı’nda Avusturyalıların safında savaşmıştı. Atları da öyle. O zamanlar insanlar gibi atları da askere alırlardı. Hatta büyükbabamın elinde atlar için düzenlenmiş, itinayla doldurulmuş bir ölüm belgesi bile vardı; atın nerede düştüğü dahi yazıyordu. Bunu duyduğumda saçmalık demiştim. Zira Stalin döneminin o karanlık günlerinde ve II. Dünya Savaşı sırasında bunca insan ardında hiçbir iz bırakmadan yok olup gitti, bir daha hiç dönmedi. Ortada hiçbir resmi belge yoktu. Eskiden atlar için ölüm belgesi düzenlerlerdi; daha sonraları ise insanlar ölüp gittiğinde ya da kayıplara karıştığında geride kalanlara hiçbir şey göndermez oldular. ... PHILIP BOEHM: Peki ya sizin okulunuz? HERTA MÜLLER: Başlangıçta çok zorlandım; çünkü konuştuğumuz lehçe, öğrettikleri Yüksek Almancadan çok farklıydı. Konuşmamamız gerektiği anlarda araya lehçeden sözcüklerin sızıp sızmadığından hiçbir zaman tam emin olamazdık. Fakat aynı zamanda çoğu zaman kulağa tamamen aynı gelirlerdi. Sözgelimi ekmek sözcüğü her iki durumda da aynıdır: Brot. Ama bu bana doğru gelmezdi. Yüksek Almancada muhakkak farklı tınlamalı diye düşünürdüm; bu yüzden sırf Yüksek Almancanın tınlaması gerektiğine inandığım tona benzediği için Brat gibi bir şey söylerdim. Sonuç, daimi bir güvensizlik duygusuydu. Hiçbir dilin gerçekten bana ait olduğuna bütünüyle inanamadım. Sanki hepsi başkalarına aitmiş de ben emaneten almışım hissine kapılırdım. Üstelik bu his her fırsatta pekiştirilirdi, çünkü bir azınlık olduğunuzu unutturmazlardı. Doldurduğum her ankette Alman azınlığa mensup olduğumu yazmak zorundaydım. Gerçi resmi olarak bize azınlık denmezdi, “birlikte ikamet eden millet” denirdi; sanki lütfedip diğerleriyle yaşamamıza izin veriliyormuş gibi. Sanki orada bulunma hakkımız şüpheliymiş gibi. Oysa bu insanların üç yüz yıldır aynı topraklarda yaşadığı düşünülürse, bu durum elbette tam bir absürtlükten ibaretti. PHILIP BOEHM: Kendi ülkenizde bir sığıntıymışsınız gibi. HERTA MÜLLER: Beni sorguladıklarında gizli polis sık sık, “Yediğin ekmeğin Romen ekmeği olduğunu unutma,” derdi. Ben de şöyle cevap verirdim: “Evet, şu an için doğru; çünkü büyükbabamın elindeki her şeyi aldınız. Ama ondan önce o kadar çok tahılı vardı ki, elli, altmış, yetmiş yıl boyunca ona yetecek ekmeği rahatlıkla çıkardı. Madem her şeyini aldınız, o halde bugün başka çarem yok, mecburen Romen ekmeği yiyorum.” Bunu her söylediğimde küplere binerlerdi. Romanya halkını sevmiyorsam —asla “rejim” demezlerdi, hep “halk” derlerdi— Batı’ya, faşist dostlarımın yanına gitmem gerektiğini söylerlerdi. Sürekli bu tarz imalarda bulunurlardı. Tabii bir de dış politika kaygılarıyla, işlerine geldiğinde azınlıkları parmakla gösterirlerdi; oysa Antonescu yönetimindeki Romanya Hitler’le müttefikti ve Romen birlikleri Stalingrad’da bizzat Almanların safında savaşmıştı. İşte durumu bilhassa haince kılan da buydu. Macarlara da aynı muameleyi yaptılar; kendi tarihlerini inkâr edip ötekileri hedef gösterdiler. Ve bu, azınlıklar için son derece acı bir tecrübeydi, çünkü hakikati biliyorlardı; işlerin aslında nasıl yürüdüğünün farkındaydılar. ... PHILIP BOEHM: Kilisedeki ayin Almanca mıydı, Latince mi? HERTA MÜLLER: Almancaydı. Tanrı’nın her yerde olduğunu, her şeyin içinde bulunduğunu söylerlerdi. Bu durumda bir kapının, bir masanın ya da bitkilerin içinde de vardı. Ben de bütün bu nesnelerin beni izlediğini düşünürdüm. Hatta ben de maddeden ibaret olduğuma göre muhtemelen benim içimde de vardı; dolayısıyla beni içeriden de gözetliyor olmalıydı. Bu tekinsiz bir duyguydu. Ve son derece ürkütücü. Çocukken bu tür şeyleri ciddiye alırsanız çok korkutucu olabiliyor. Bir tehdit gibi hissediyorsunuz. Bu yüzden ne yapıyor olursam olayım —mesela bir patates soyarken bile— Tanrı’nın beni izlediğini düşünürdüm. Ve hep merak ederdim: “Acaba onaylıyor mu? Doğru şekilde mi soyuyorum?” Ya da ev işlerini yaparken: Her hafta sonu bütün evi temizlemem gerekirdi; yeri önce ıslak, sonra kuru paspasla iki kez silmem tembihlenirdi. Fakat annem işte, büyükanne ve büyükbabam da bahçede olduğundan ve beni kimse görmediğinden, işin kolayına kaçıp sadece bir kez silebilirdim. Ama Tanrı’nın beni göreceğinden hep ödüm kopardı. Her şeyi bildiğinden. Başıma bir iş açacağından ya da bir şekilde anneme haber uçuracağından. İnsanın başına ne geleceği hiç belli olmazdı. Kilisede söyledikleri bir diğer şey de ölülerin cennette olduğuydu. Ben de gökyüzüne bakar ve tam olarak bunu görürdüm. Bulutlara bakar, yakınlarda yaşamış bir adamı ya da kadını gördüğümü sanırdım; bir o yana bir bu yana koşturuyorlar, Tanrı onları oradan oraya sürüklüyor gibi gelirdi. Ya da kilisede, Komünyon sırasında rahip İsa’nın kanından ve İsa’nın bedeninden bahsedip şarabını diklediğinde—bu bana tamamen delilik gibi gelirdi. Çünkü haftada bir iki kez tavuk kesmek zorundaydım, çok fazla kan görmüştüm ve bana kalırsa bunun rahibin içtiği şarapla uzaktan yakından alakası yoktu. Bazen kiliseye giderdim, sunakta Kutsal Bakire Meryem Ana’nın devasa bir alçı heykeli dururdu; açık mavi bir pelerin giymişti ve kalbi elbisesinin üzerinde, dışarıdaydı. Bir keresinde oraya büyükannemle gitmiştim; ona Meryem’in kalbinin kesilmiş bir karpuz olduğunu, çünkü kan damlalarının tıpkı karpuz çekirdekleri gibi siyah durduğunu söyledim. PHILIP BOEHM: Buna ne cevap verdi? HERTA MÜLLER: “Haklı olabilirsin ama bunu sakın ola kimseye söyleme,” dedi. PHILIP BOEHM: Zekice. HERTA MÜLLER: Ama bir şekilde korkuyordu. Ben de korkuyordum. Sürekli bir şekilde kendimi rezil edeceğimi sanırdım. Bir de rahip sürekli neleri yapmamamız gerektiğini kafamıza kakardı. Mesela makyaj yapamazdık—her şey alabildiğine bağnazcaydı. Rahip bize rujun pire kanından yapıldığı gibi şeyler anlatırdı. Bir çocuk için bunlar dehşet verici olabilir. Dolayısıyla içimde her şeyin daima yasak olduğu hissi vardı. Buna bir de Tanrı’nın beni her an gözetlediği hissi ekleniyordu. Zaten köy yerinde herkes herkes hakkında her şeyi bilirdi. İşte benim ilk totaliter dünyam buydu: Köy ve kilise. PHILIP BOEHM: Bir de üstüne günah çıkarma. HERTA MÜLLER: Bana tamamen absürt gelirdi. Günah çıkarmaya gidersiniz; bütün günahlarınızı, bütün yalanlarınızı tek tek dökmek zorundasınızdır. İffete aykırı ne varsa —en büyük mesele buydu— düşündüğünüz, okuduğunuz, gördüğünüz ya da dinlediğiniz her şeyi. Oysa sokakta köpekler uluorta çiftleşirdi; çiftlikte tavuklar durmaksızın horozlarla çiftleşirdi. Siz de bunu izlerdiniz, çünkü ne de olsa büyüleyiciydi. Peki ama bunun çetelesini kim nasıl tutabilirdi ki? Yani son günah çıkarmadan bu yana geçen onca ayda ne kadar ileri gittiğinizi kim bilebilirdi? Bu yüzden rahip kaç defa diye sorduğunda kafadan bir sayı uydururdunuz. İşte insanların pragmatizm hissini, oportünist düşünme biçimini nasıl geliştirmeye başladığını tam da burada görürsünüz. Çocuklar aralarında pazarlık yapardı: “Ben ona yirmi defa diyeyim, sen yirmi beş de.” Çünkü ne anlatacak çok fazla şeyiniz olsun isterdiniz ne de çok az. Dolayısıyla içim bir ferahlama hissiyle dolacağına, sonrasında kendimi daha da berbat hissederdim; çünkü en büyük yalanı az önce söylemiş olurdum—üstelik başka çarem olmadığı için. Rahibe yalan söylemiştim, o da Tanrı’nın vekiliydi; yani sadece anneme, büyükanneme ya da komşulara değil, bizzat Tanrı’ya yalan söylemiştim—Tanrım, şimdi ne olacaktı? Dini ciddiye alırsanız, başınızın derde girmesi kaçınılmazdır. Bu soyut bir baskı sistemiydi; soyut derken, somut bir şekilde cezalandırılmadığınız anlamında söylüyorum—Tanrı hiçbir şey demezdi, bana hiç bağırmazdı ama bir şekilde hep oradaydı. Ve daima er ya da geç bir şeylerin patlak vereceği hissine kapılırdınız. Bu yüzden inancı ürkütücü, boğucu ve her türlü bireysel özgürlüğün karşısında buldum. PHILIP BOEHM: Ya yaşınız ilerlediğinde? HERTA MÜLLER: Şehre taşındığımda, “Tanrı burada yok,” diye düşündüm. Sonraları öylesine büyük bir korku yaşadım, öylesine taciz edildim ki beni öldüreceklerinden korkuyordum. Peki Tanrı neredeydi? Bırakın olduğu yerde kalsın, artık O’na ihtiyacım yok, kendi başımın çaresine kendim bakacağım dedim. O ne isterse onu yapsın, ben de ne istersem onu yapacağım. Böylece mesele çözüldü. ... HERTA MÜLLER: ... Bir diktatörlükte bu kadar uzun süre yaşayınca insanın tahtaları biraz oynatıyor malum. PHILIP BOEHM: Her şey bir çağrışım kazanmaya başlıyor. HERTA MÜLLER: Ve her şeyi benden yana olanlar ve devletten yana olanlar diye ikiye ayırmaya başlıyorsunuz. Sahili bile. Kendi kendime, “Güneş nasıl bu kadar hain olabilir?” diye düşünürdüm. Çünkü Çavuşesku’nun Karadeniz’de villaları vardı; o oradayken kıyı şeridinin tamamı kordon altına alınırdı. Hatta o yokken bile kimse oraya gidemezdi ve ben hep düşünürdüm: Güneş bunu onun için neden yapıyor, ona neden bu güzel gün batımlarını sunuyor; kiminle muhatap olduğunu görmüyor mu, öylece reddedip “Artık bunu onun için yapmayacağım” diyemez mi? Ama bence bu, baskı üzerine yazılmış kitaplarda ortak bir temadır. Sözgelimi Jorge Semprún’da. En feci durumlardaki insanlar, çevrelerindekilerin tüm bu insan ızdırabına nasıl bu kadar kayıtsız kalıp öylece bakabildiğine akıl erdiremez. Ve eğer baskı dışarıda, açık gökyüzü altında yaşanıyorsa —toplama kampı gibi— o zaman bütün manzara bir suç ortağı gibi görünebilir. PHILIP BOEHM: Bu, çocukken kapıldığınız o duyguyla ilişkili; her şeyin canlı olduğu, geceleri nesnelerin uçuştuğunu düşündüğünüz o hisle. Ancak bitkilerin evlendiğini hayal etmek yerine, buradaki meyil çevreye daha karanlık niyetler atfetmek yönünde. HERTA MÜLLER: Her nesne bir anlama gark olur. Ancak anlamlar, bakan kişinin tecrübesine göre değişir. ...
4
14
1,602
Aşağıdaki metinden: Herta Müller, The Art of Fiction No. 225 Söyleşiyi Yapan: Philip Boehm İsveç Akademisi, 2009 Nobel Edebiyat Ödülü’nü Herta Müller’e takdim ederken yazarı “şiirin yoğunluğu ve düzyazının dolaysızlığıyla mülksüzlerin coğrafyasını tasvir eden” biri olarak övmüştü. Bu, Müller’in fazlasıyla aşina olduğu bir coğrafyadır. 1953’te, Romanya Banat’ında Almanca konuşulan, küçük bir köy Nitzkydorf’ta doğdu. I. Dünya Savaşı ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun dağılmasının ardından bölge, genişleyen Romanya Krallığı’nın kontrolüne geçti. 1940’ta Ion Antonescu’nun Faşist hükümeti Üçüncü Reich ile resmi bir ittifaka girdi ve Müller’in babası da dahil olmak üzere pek çok etnik Alman, Alman birliklerinde hizmet vermek üzere kaydoldu. 1944 ortalarına gelindiğinde Kızıl Ordu ülkenin içlerine kadar ilerlemişti: Antonescu hükümeti devrildi ve yeni rejim Sovyetlere teslim oldu. Ocak 1945’te Stalin, Romanya’da yaşayan on yedi ile kırk beş yaş arasındaki tüm Almanları Sovyetler Birliği’ndeki zorunlu çalışma kamplarına sürgün etti. Müller’in annesi de bu sürgün edilenler arasındaydı. Komünist yönetim altında Romanya’daki çiftlikler kolektifleştirildi, arazilere ve işletmelere devlet tarafından el konuldu ve vatandaşlar gizli polisin (Securitate) gözetimi altında yaşadı. Azınlıklara (Macar, Alman ve Yahudi) yönelik tacizler 1980’lere kadar devam etti. Yetmişlerin sonlarında Securitate Müller’e yanaştı, ancak o muhbirlik yapmayı reddetti. Bu nedenle işinden kovuldu; sansür, mükerrer sorgulamalar ve aşırı özel hayat ihlali gibi çeşitli eziyetlere maruz kaldı. Müller, bu baskıya karşılık olarak yazmaya sığındı. İlk kitabı, bir öykü derlemesi olan Niederungen (Diptekiler), 1982’de Romanya’da sansürlenmiş haliyle yayımlandı; sansürsüz ilk baskısı ise iki yıl sonra Berlin’de basıldı. 1987’de nihayet annesiyle birlikte Romanya’dan ayrılmasına izin verildi ve sonunda Berlin’e yerleşti. Ardından diğer kitapları geldi; bilhassa Herztier (1994 / Türkçesi: Yürekteki Hayvan), Heute wär ich mir lieber nicht begegnet (1997 / Türkçesi: Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım) ve Atemschaukel (2009 / Türkçesi: Nefes Salıncağı). Bu son kitabın tanıtımı kapsamında Müller, orijinal Almancasından kendisinin, İngilizce çevirisinden ise benim okuma yaptığım bir dizi edebiyat buluşması için Amerika Birleşik Devletleri’ne seyahat etti. Bu söyleşinin büyük bölümü, söz konusu okumalar arasında —New York, Chicago, Boston ve Washington, D.C.’de— Almanca olarak gerçekleştirildi. Tıpkı düzyazısı gibi Müller de oldukça yüksek voltajlı bir enerji yayıyor; bu enerji, okuma yapmak için sahneye çıkmadan hemen önce odaklandığı anlarda doruk noktasına ulaşıyor. Birbiri ardına yaktığı sigaralar, sakinleştirici bir alışkanlıktan ziyade lüzumlu bir iletken, fazla elektriği soğuran birer sigorta gibi duruyor. Eserleri Almanya’da ve diğer Avrupa ülkelerinde yıllardır ödüller alıyor olsa da Nobel, sesini belirli davalar adına daha da gürleştiren bir şöhret getirdi; ancak bu, hiçbir surette içinde tamamen rahat ettiği bir statü değil. — Philip Boehm ... HERTA MÜLLER: Dükkânda her türlü şey satılırdı. Sosyalistler her şeye el koyana kadar annem de büyükannem de orada çalışırdı. Sonra onları kolektif bir çiftliğe sürdüler. Büyükbabam, bütün hayatı boyunca çalışıp kazandığı şeylerin devlet tarafından gasp edilmesini asla hazmedemedi. Bu yüzden de devlete bir daha asla güvenemedi. Üstüne üstlük onu bir kampa gönderdiler—öyle çok uzun süreliğine değildi ve kamp Rusya’da değil Romanya’daydı ama neticede kamptı. Büyükbabam I. Dünya Savaşı’nda Avusturyalıların safında savaşmıştı. Atları da öyle. O zamanlar insanlar gibi atları da askere alırlardı. Hatta büyükbabamın elinde atlar için düzenlenmiş, itinayla doldurulmuş bir ölüm belgesi bile vardı; atın nerede düştüğü dahi yazıyordu. Bunu duyduğumda saçmalık demiştim. Zira Stalin döneminin o karanlık günlerinde ve II. Dünya Savaşı sırasında bunca insan ardında hiçbir iz bırakmadan yok olup gitti, bir daha hiç dönmedi. Ortada hiçbir resmi belge yoktu. Eskiden atlar için ölüm belgesi düzenlerlerdi; daha sonraları ise insanlar ölüp gittiğinde ya da kayıplara karıştığında geride kalanlara hiçbir şey göndermez oldular. ... PHILIP BOEHM: Peki ya sizin okulunuz? HERTA MÜLLER: Başlangıçta çok zorlandım; çünkü konuştuğumuz lehçe, öğrettikleri Yüksek Almancadan çok farklıydı. Konuşmamamız gerektiği anlarda araya lehçeden sözcüklerin sızıp sızmadığından hiçbir zaman tam emin olamazdık. Fakat aynı zamanda çoğu zaman kulağa tamamen aynı gelirlerdi. Sözgelimi ekmek sözcüğü her iki durumda da aynıdır: Brot. Ama bu bana doğru gelmezdi. Yüksek Almancada muhakkak farklı tınlamalı diye düşünürdüm; bu yüzden sırf Yüksek Almancanın tınlaması gerektiğine inandığım tona benzediği için Brat gibi bir şey söylerdim. Sonuç, daimi bir güvensizlik duygusuydu. Hiçbir dilin gerçekten bana ait olduğuna bütünüyle inanamadım. Sanki hepsi başkalarına aitmiş de ben emaneten almışım hissine kapılırdım. Üstelik bu his her fırsatta pekiştirilirdi, çünkü bir azınlık olduğunuzu unutturmazlardı. Doldurduğum her ankette Alman azınlığa mensup olduğumu yazmak zorundaydım. Gerçi resmi olarak bize azınlık denmezdi, “birlikte ikamet eden millet” denirdi; sanki lütfedip diğerleriyle yaşamamıza izin veriliyormuş gibi. Sanki orada bulunma hakkımız şüpheliymiş gibi. Oysa bu insanların üç yüz yıldır aynı topraklarda yaşadığı düşünülürse, bu durum elbette tam bir absürtlükten ibaretti. PHILIP BOEHM: Kendi ülkenizde bir sığıntıymışsınız gibi. HERTA MÜLLER: Beni sorguladıklarında gizli polis sık sık, “Yediğin ekmeğin Romen ekmeği olduğunu unutma,” derdi. Ben de şöyle cevap verirdim: “Evet, şu an için doğru; çünkü büyükbabamın elindeki her şeyi aldınız. Ama ondan önce o kadar çok tahılı vardı ki, elli, altmış, yetmiş yıl boyunca ona yetecek ekmeği rahatlıkla çıkardı. Madem her şeyini aldınız, o halde bugün başka çarem yok, mecburen Romen ekmeği yiyorum.” Bunu her söylediğimde küplere binerlerdi. Romanya halkını sevmiyorsam —asla “rejim” demezlerdi, hep “halk” derlerdi— Batı’ya, faşist dostlarımın yanına gitmem gerektiğini söylerlerdi. Sürekli bu tarz imalarda bulunurlardı. Tabii bir de dış politika kaygılarıyla, işlerine geldiğinde azınlıkları parmakla gösterirlerdi; oysa Antonescu yönetimindeki Romanya Hitler’le müttefikti ve Romen birlikleri Stalingrad’da bizzat Almanların safında savaşmıştı. İşte durumu bilhassa haince kılan da buydu. Macarlara da aynı muameleyi yaptılar; kendi tarihlerini inkâr edip ötekileri hedef gösterdiler. Ve bu, azınlıklar için son derece acı bir tecrübeydi, çünkü hakikati biliyorlardı; işlerin aslında nasıl yürüdüğünün farkındaydılar. ... PHILIP BOEHM: Kilisedeki ayin Almanca mıydı, Latince mi? HERTA MÜLLER: Almancaydı. Tanrı’nın her yerde olduğunu, her şeyin içinde bulunduğunu söylerlerdi. Bu durumda bir kapının, bir masanın ya da bitkilerin içinde de vardı. Ben de bütün bu nesnelerin beni izlediğini düşünürdüm. Hatta ben de maddeden ibaret olduğuma göre muhtemelen benim içimde de vardı; dolayısıyla beni içeriden de gözetliyor olmalıydı. Bu tekinsiz bir duyguydu. Ve son derece ürkütücü. Çocukken bu tür şeyleri ciddiye alırsanız çok korkutucu olabiliyor. Bir tehdit gibi hissediyorsunuz. Bu yüzden ne yapıyor olursam olayım —mesela bir patates soyarken bile— Tanrı’nın beni izlediğini düşünürdüm. Ve hep merak ederdim: “Acaba onaylıyor mu? Doğru şekilde mi soyuyorum?” Ya da ev işlerini yaparken: Her hafta sonu bütün evi temizlemem gerekirdi; yeri önce ıslak, sonra kuru paspasla iki kez silmem tembihlenirdi. Fakat annem işte, büyükanne ve büyükbabam da bahçede olduğundan ve beni kimse görmediğinden, işin kolayına kaçıp sadece bir kez silebilirdim. Ama Tanrı’nın beni göreceğinden hep ödüm kopardı. Her şeyi bildiğinden. Başıma bir iş açacağından ya da bir şekilde anneme haber uçuracağından. İnsanın başına ne geleceği hiç belli olmazdı. Kilisede söyledikleri bir diğer şey de ölülerin cennette olduğuydu. Ben de gökyüzüne bakar ve tam olarak bunu görürdüm. Bulutlara bakar, yakınlarda yaşamış bir adamı ya da kadını gördüğümü sanırdım; bir o yana bir bu yana koşturuyorlar, Tanrı onları oradan oraya sürüklüyor gibi gelirdi. Ya da kilisede, Komünyon sırasında rahip İsa’nın kanından ve İsa’nın bedeninden bahsedip şarabını diklediğinde—bu bana tamamen delilik gibi gelirdi. Çünkü haftada bir iki kez tavuk kesmek zorundaydım, çok fazla kan görmüştüm ve bana kalırsa bunun rahibin içtiği şarapla uzaktan yakından alakası yoktu. Bazen kiliseye giderdim, sunakta Kutsal Bakire Meryem Ana’nın devasa bir alçı heykeli dururdu; açık mavi bir pelerin giymişti ve kalbi elbisesinin üzerinde, dışarıdaydı. Bir keresinde oraya büyükannemle gitmiştim; ona Meryem’in kalbinin kesilmiş bir karpuz olduğunu, çünkü kan damlalarının tıpkı karpuz çekirdekleri gibi siyah durduğunu söyledim. PHILIP BOEHM: Buna ne cevap verdi? HERTA MÜLLER: “Haklı olabilirsin ama bunu sakın ola kimseye söyleme,” dedi. PHILIP BOEHM: Zekice. HERTA MÜLLER: Ama bir şekilde korkuyordu. Ben de korkuyordum. Sürekli bir şekilde kendimi rezil edeceğimi sanırdım. Bir de rahip sürekli neleri yapmamamız gerektiğini kafamıza kakardı. Mesela makyaj yapamazdık—her şey alabildiğine bağnazcaydı. Rahip bize rujun pire kanından yapıldığı gibi şeyler anlatırdı. Bir çocuk için bunlar dehşet verici olabilir. Dolayısıyla içimde her şeyin daima yasak olduğu hissi vardı. Buna bir de Tanrı’nın beni her an gözetlediği hissi ekleniyordu. Zaten köy yerinde herkes herkes hakkında her şeyi bilirdi. İşte benim ilk totaliter dünyam buydu: Köy ve kilise. PHILIP BOEHM: Bir de üstüne günah çıkarma. HERTA MÜLLER: Bana tamamen absürt gelirdi. Günah çıkarmaya gidersiniz; bütün günahlarınızı, bütün yalanlarınızı tek tek dökmek zorundasınızdır. İffete aykırı ne varsa —en büyük mesele buydu— düşündüğünüz, okuduğunuz, gördüğünüz ya da dinlediğiniz her şeyi. Oysa sokakta köpekler uluorta çiftleşirdi; çiftlikte tavuklar durmaksızın horozlarla çiftleşirdi. Siz de bunu izlerdiniz, çünkü ne de olsa büyüleyiciydi. Peki ama bunun çetelesini kim nasıl tutabilirdi ki? Yani son günah çıkarmadan bu yana geçen onca ayda ne kadar ileri gittiğinizi kim bilebilirdi? Bu yüzden rahip kaç defa diye sorduğunda kafadan bir sayı uydururdunuz. İşte insanların pragmatizm hissini, oportünist düşünme biçimini nasıl geliştirmeye başladığını tam da burada görürsünüz. Çocuklar aralarında pazarlık yapardı: “Ben ona yirmi defa diyeyim, sen yirmi beş de.” Çünkü ne anlatacak çok fazla şeyiniz olsun isterdiniz ne de çok az. Dolayısıyla içim bir ferahlama hissiyle dolacağına, sonrasında kendimi daha da berbat hissederdim; çünkü en büyük yalanı az önce söylemiş olurdum—üstelik başka çarem olmadığı için. Rahibe yalan söylemiştim, o da Tanrı’nın vekiliydi; yani sadece anneme, büyükanneme ya da komşulara değil, bizzat Tanrı’ya yalan söylemiştim—Tanrım, şimdi ne olacaktı? Dini ciddiye alırsanız, başınızın derde girmesi kaçınılmazdır. Bu soyut bir baskı sistemiydi; soyut derken, somut bir şekilde cezalandırılmadığınız anlamında söylüyorum—Tanrı hiçbir şey demezdi, bana hiç bağırmazdı ama bir şekilde hep oradaydı. Ve daima er ya da geç bir şeylerin patlak vereceği hissine kapılırdınız. Bu yüzden inancı ürkütücü, boğucu ve her türlü bireysel özgürlüğün karşısında buldum. PHILIP BOEHM: Ya yaşınız ilerlediğinde? HERTA MÜLLER: Şehre taşındığımda, “Tanrı burada yok,” diye düşündüm. Sonraları öylesine büyük bir korku yaşadım, öylesine taciz edildim ki beni öldüreceklerinden korkuyordum. Peki Tanrı neredeydi? Bırakın olduğu yerde kalsın, artık O’na ihtiyacım yok, kendi başımın çaresine kendim bakacağım dedim. O ne isterse onu yapsın, ben de ne istersem onu yapacağım. Böylece mesele çözüldü. ... HERTA MÜLLER: ... Bir diktatörlükte bu kadar uzun süre yaşayınca insanın tahtaları biraz oynatıyor malum. PHILIP BOEHM: Her şey bir çağrışım kazanmaya başlıyor. HERTA MÜLLER: Ve her şeyi benden yana olanlar ve devletten yana olanlar diye ikiye ayırmaya başlıyorsunuz. Sahili bile. Kendi kendime, “Güneş nasıl bu kadar hain olabilir?” diye düşünürdüm. Çünkü Çavuşesku’nun Karadeniz’de villaları vardı; o oradayken kıyı şeridinin tamamı kordon altına alınırdı. Hatta o yokken bile kimse oraya gidemezdi ve ben hep düşünürdüm: Güneş bunu onun için neden yapıyor, ona neden bu güzel gün batımlarını sunuyor; kiminle muhatap olduğunu görmüyor mu, öylece reddedip “Artık bunu onun için yapmayacağım” diyemez mi? Ama bence bu, baskı üzerine yazılmış kitaplarda ortak bir temadır. Sözgelimi Jorge Semprún’da. En feci durumlardaki insanlar, çevrelerindekilerin tüm bu insan ızdırabına nasıl bu kadar kayıtsız kalıp öylece bakabildiğine akıl erdiremez. Ve eğer baskı dışarıda, açık gökyüzü altında yaşanıyorsa —toplama kampı gibi— o zaman bütün manzara bir suç ortağı gibi görünebilir. PHILIP BOEHM: Bu, çocukken kapıldığınız o duyguyla ilişkili; her şeyin canlı olduğu, geceleri nesnelerin uçuştuğunu düşündüğünüz o hisle. Ancak bitkilerin evlendiğini hayal etmek yerine, buradaki meyil çevreye daha karanlık niyetler atfetmek yönünde. HERTA MÜLLER: Her nesne bir anlama gark olur. Ancak anlamlar, bakan kişinin tecrübesine göre değişir. ...
1
5
2,391
Patrick Stewart da yaşamdan göçmüş. Allahtan Kaptan Picard ile Profesör X yapımlarda varlığını sürdürüyor. Sanatçı gidiyor eseri kalıyor, aktör gidiyor rolü kalıyor.
37
1,961
Africanus şöyle dedi: “Öyleyse devlet, halkın ortak varlığıdır. Herhangi bir biçimde bir araya gelmiş her insan topluluğu bir halk değildir, aksine halk, bir hukuk uzlaşısı ve menfaat ortaklığıyla birbirine bağlanmış bir kitlenin oluşturduğu bir topluluktur. İnsanların bir araya gelmesinin ilk nedeni ise zayıflıktan ziyade, insanlardaki doğal bir araya gelme eğilimidir...” (Cicero, de re publica 1.25)
1
4
26
1,655
Metin Oktay'ın meşhur bir kırmızı kart öyküsü vardır, elbette bir Fenerbahçe maçında yaşanmıştır, hiç şaşırmadınız değil mi? Bu kadim bir hır gür tarihidir. 3 Mart 1968... Bu aslında Metin Oktay'ın oyundan atıldığı ikinci maçtır, ilki de başka bir Fenerbahçe maçında, hani ağları delen meşhur golünü attığı 10 Haziran 1959'daki maçta gerçekleşmiş ama hakem ısrarlar üzerine Metin'i sahaya geri davet etmiş, o da bunu reddetmeyip gelmiş ve ağları delen golü atmıştır. Davetleri nazikçe karşılamada Metin gibi ol! O yıllarda oluyordu böyle şeyler, fazla kurcalamayın. Yeniden oyuna dönmediği, asıl kırmızı kart olayına gelelim. Olay apaçık, bir sürü gazete vesikası da var, anlatan da çok ama ben kitabı da tanıtmak maksadıyla, Memet Fuat'ın Tribünden Palavra Anılar adlı kitabında yazılanları paylaşmak isterim. Kitabın adı yanıltmasın, anlatılanlar palavra değil, ertesi günkü gazeteler de benzer şeyler yazmıştır. Fuat Cumhuriyet Gazetesi'nin 23 Eylül 1995 tarihli sayısındaki köşesinde ve yine yazarın Sömürüsüz Bir Dünya kitabında (ss. 232-234) yayınlanan, ki yukarıda bahsettiğim kitabında da bulunan bir yazıda şöyle anlatıyor: "O yıllarda kırmızı kart filan yok ya, söylenmek istenen Metin'in yaşamında bir tek kez oyun kurallarına uymamakta oyundan atılacak kadar ileri gittiği... ... Golcüler, ileride oynayanlar, oyun kuranlar futbolda en çok baskı altında tutulan, dolayısıyla da en çok faul yapılan oyunculardır... Metin tam anlamıyla böyle başına gözü kara biri dikilecek oyunculardandı. Bütün takımlar onu durdurmanın çarelerini arar, en güvendikleri, en sert adamlarına onu tutma görevini verirlerdi. Faul yapan bir oyuncu yere düştüğü zaman şöyle bir kafasını kaldırıp bakar. Bu bazen bir diklenme, bazen bir yakınma, en azından bir meraktır. Metin ise kesinlikle dönüp bakmazdı kendisine faul yapanlara, sanki hiçbir şey olmamış gibi davranırdı. Hele faul yapıldığını belirtmek için ses çıkartmak, hakem görsün diye kendini yere bırakmak gibi davranışlar hiç yoktu futbol anlayışında. En başarılı maçlarını Fenerbahçe'ye karşı oynadığı söylenir. Kanımca bunun nedeni, sanıldığı gibi, o maçlara çok önem vermesi değildi. Oynadıkları yerler bakımından Fenerbahçe'de onu tutmak görevi santrahaf Naci'ye düşüyordu. Naci çok iyi bir oyuncuydu, ulusal takımın da santrahafıydı. Ama onurlu bir insandı, Metin'i futbol oyun kurallarının dışına düşmeden durdurmak ister, onun için de bir türlü başarılı olamazdı. Metin'e karşı en başarılı olan oyuncu ise alttaki takımlardan birindeydi. Futbolun içinde dışında ne varsa ortaya koyan ince uzun bir delikanlı... Tam bir savaşçı... Özellikle mi seçilmişti, bilmiyorum, ama sonradan Fenerbahçe'ye transfer edilip Galatasaray maçlarında Metin'i kilitleme görevi kendisine verilmeye başlanmıştı." (Yazarın adını vermediği futbolcu Yılmaz Şen'dir.) "İnönü Stadı'ndaki o unutulmaz günde bu savaşçı delikanlı gene görev başındaydı. Toplu topsuz, hakeme çaktırmadan, ardı arkası kesilmez bir yakın çalışmayı (!) sürdürüp gidiyordu. Pis bir görüntüydü. Aslında kimse hoşlanmıyordu bu davranıştan. Sonra o inanılmaz olay oldu... Kendisine faul yapanlara kafasını kaldırıp baktığını bile görmediğimiz Metin birden arkasına dönüp, ne hakemden, ne stadı dolduran binlerce kişiden saklamaya gerek duymadan, bu savaşçı delikanlıya açıkça bir tekme attı. Hakemin ne yapacağını düşündüğüm o dakikaları unutamam. Bütün stat şaşkındı. Hakem iki futbolcunun yanına geldi, defterini çıkarıp not aldı, Metin'e oyun alanının dışını gösterdi. Türkiye'nin bu en ağırbaşlı, en kurallara saygılı futbolcusu oyundan atılmıştı. Hakemin kararı yanlış değildi, ama bu işin bir yerinde bir yanlış vardı. Metin taç çizgisine doğru yürüdü, kapalı tribünün Galatasaraylıların oturduğu bölümünden oyun alanının dışına çıktı. Galatasaraylılar alkışlamaya başladılar... O hiç ilgilenmeden, önüne bakarak taç çizgisi boyunca yürüdü. Orta tribünün önünden geçerken bu kez Fenerbahçeliler alkışlamaya başladılar... Ben Beşiktaş tribünündeydim. Önümüzden geçerken Beşiktaşlılar da alkışlamaya başladılar... Bütün stat oyundan atılan bir oyuncuyu alkışlıyordu. O sanki bu alkışlar kendisi için değilmiş gibi başı önünde yürüyüp gitti... Sizce izleyiciler, hep birlikte, neyi alkışlamışlardı?.. Olabilir mi böyle bir şey?.. Kim bilir, belki de bir düş görmüşümdür..." (Memet Fuat, Tribünden Palavra Anılar, Adam Yayınları, 1999, ss. 55-59) Metin'i o gün maçta tahrik ederek sürekli tekmeleyen Fenerbahçeli Yılmaz ertesi günlerde çıkan gazetelerde, Metin'in kendisine böyle karşılık vermesine çok üzüldüğünü açıklamış ve "Metin ağabeye ne küfür ettim, ne de kasti bir faul yaptım. Bana hiç de beklemediğim bir tekme attı. Bir anda yere yıkıldım ve acı içinde kıvranırken gelip bu defa gırtlağımı sıktı. Anlaşılan son derece sinirlenmişti. Doğrusu onun bu hareketine son derece üzüldüm" demiştir. Yılmaz'ın bu açıklamasını veren 5 Mart 1968 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde haberin başlığı şöyledir: "(Yılmaz:) Ben Metin'e taparım." Bu nice tapmaktır!
Galatasaray'ın resmî Youtube hesabının paylaştığı, Fenerbahçe maçını anlatan "Arkaplan" videosunu dikkatle izledim. (Link: youtube.com/watch?v=g0vKbPFI…) Çekim kalitesi, sahne ve müzik tercihleri harika, emeği geçen herkesi tebrik ederim. Evvelce, Bayern Münich'in benzer videolarını izlerken, "bizimkiler ne zaman bu derece kaliteli içerik üretecek" diye düşünürdüm, artık olmuş, daha fazlası da olabilir. Dikkatimi çeken ilk nokta, başından beri şahsen desteklediğim Okan Buruk'un odaklanmışlığı ve ciddiyeti oldu. Genel itibariyle güleryüzlü bir adam olduğu için, insanlarda bıraktığı ilk intiba disiplinsizliğe,ciddiyetsizliğe ve laubaliliğe prim veren bir adam imajı oluyor, ben böyle düşünmediğim için şaşırmadım. Kulübün ve Buruk'un bu türden videoları daha fazla kamuoyuna sunması gerekiyor, çünkü bu toplum Vedat Günyol'un bir yazısına ve kitabına konu olan "güleryüzlü ciddilik" mefhumuna yabancı. Bir insanın "ciddi" sanılması için sürekli suratsız olması gerekiyor sanki. Bu doğru değil. Videoda dikkatimi çeken bir diğer mesele Galatasaray'ın bu maçta Fenerbahçe'yi yenmesinin de, üst üste kazandığı başarıların da tesadüf olmadığını gösteren birlik ortamıdır. Bir tarafta hocasının aslında ilk tercihi olmadığını ima eden ve mevcut futbolcularını eleştiren bir başkan ve alabildiğine huzursuz bir teknik direktör ve karmakarışık bir ruh halinde bir futbolcu topluluğu varken, bu tarafta bunların tam tersi var. Salt dışarıdan bakarak içeriyi anlamak pek mümkün değil, biz dışarıdan izleyenler olarak çoğun ortada çok sayıda insanın dahil olduğu bir ekibin olduğunu unutuyoruz. Bu kadar insanın ama özellikle de genç futbolcuların idaresinin ne derece zor olduğunu deneyimlemediğimiz için bilmiyoruz. Okan Buruk ve ekibinin başarısının bir de bu açıdan değerlendirilmesi gerekiyor. Cuma akşamı Galatasaray'ın maçı var ve ne olacağını bilmiyoruz ama şunu biliyoruz: Galatasaray camia olarak, kulüp yönetimi, teknik heyeti futbolcular ve taraftar olarak birlik ortamını koruduğu ölçüde, bir maçta yense de yenilse de yıkılmaz, ayakta kalır ve dört sene üst üste şampiyonluğu beşincisiyle taçlandırır. Bu konuda en büyük güvencem ise Okan Buruk'tur. Bu vesileyle bir eleştiri getirmek isterim. Videoda oldukça pozitif görünen Abdülkerim Bardakçı Galatasaray'ın kaptanı ama Fenerbahçe maçından sonraki o rezil olay ona ve statüsüne yakışmadı. Karşı taraf ne yaparsa yapsın, bir Galatasaray kaptanı milyonlarca insanın izlediği bir sahnede bir güreşçi gibi yerlerde rakiple boğuşmamalı. Bir kaptanın öyle bir ağırlığı olur ki, kimse sana öyle yaklaşmaya cesaret edemez. "Ama onlar da şunu yaptı, bunu yaptı..." Senin ne yaptığın önemli kardeşim, sen Galatasaray kaptanısın. Buna, alacağın ceza yüzünden, maaşlı çalışanı olduğun kulübümüze karşı yükümlülüklerini yerine getiremeyecek olmanı da eklemiyorum. Galatasaray'ın kaptanı doğru bir tavır takınmalı. "Kaptan" Turgay Şeren gibi, Cüneyt Tanman gibi olacak, bu benim görüşüm. "Canım, dünya çok değişti" demeyin veya derseniz de, yeri geldiğinde "1481'den beri kültürün simgesi, 1905'ten beri sporun beşiği..." demeyin. Metin Oktay 1969'da futbolu Galatasaray kaptanı olarak bırakırken, 23 Ağustos'ta Milliyet Gazetesi'ne yazdığı veda yazısını aşağıdaki sözlerle bitiriyordu. Tamam fazla idealist ve uygulanması zor ama belki ders verir! "Benden sonra futbol sahlarında mücadele edecek bütün kardeşlerime de birkaç sözüm var: Futbolcular! Hiç kimse taşıdığı formayı benim Galatasaray formasını sevdiğimden daha fazla sevemez. Benim bu renklere ve bu camiaya bağlılığımın derecesini bilmeyen yoktur. Gene de yukarıdaki sözlerime hiç kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum. Galatasaraylı Metin, Galatasaraylı olmayan seyirciler tarafından sevilmenin gurur verici saadetine ermiştir. Herkes kulübü için çalışır... Fakat spor sahalarından ayrılırken kalbimde götürdüğüm en büyük şeref işte bu sevgi olacaktır. Gençler! Kendinizi rakiplerinize sevdiriniz."
6
6
1
95
60,133