sen güldüğün zaman
şarkılar söylenir içimde
güller açar kendiliğinden
başlar gözlerimde bir renk cümbüşü
çimen yeşilinden
gök maviliğinden
somurtuş ki bıçak nâra ki tokat
zift dolu gözlerde karanlık kat kat
yalnız seccademin yününde şefkat
beni kimsecikler okşamaz madem
öp beni alnımdan sen öp seccadem
hissedince sana vurulduğumu
anladım ne kadar yorulduğumu
sakinleştiğimi, durulduğumu
denize dökülen bir pınar gibi
şimdi şiir bence senin yüzündür
şimdi benim tahtım senin dizindir
sevgilim, saadet ikimizindir
göklerden gelen bir yadigâr gibi
mevsimler geçiyor içimden sen geçmiyorsun
tükenmiyor sayfalar hiçbir şey silmiyorum
bir tek ezberim var bir tek, gayrısız hükümsüz
seni seviyorum ve hiçbir şey bilmiyorum
söz de biter yazı da biter, sonra insan gerçekten böyle kendi iç dünyasında elim bir hüzünle veya Allah Tealaya samimi bir teslimiyetle baş başa kalır
derin bir nezaket gerekli bizlere… bir teşekkürün söylenmediği, bir özrün geciktiği, bir takdirin esirgendiği hatta bir nasılsın sorusunun bile sorulmadığı yerlerde görünmez yaralar tezahür edebiliyor
hep eski evliyalardan bahsederiz, günümüzde de takvasıyla ilmiyle muhabbetiyle teslimiyetiyle misal almamız gereken o kadar çok Allah dostu var ki
böyle bir devirde bizleri dostlarına denk getiren meclislerinde bulunmayı nasip eden Rabbe sonsuz hamd olsun
yağmurdan sonra büyürmüş başak
meyveler sabırla olgunlaşırmış
bir gün gözlerimin ta içine bak
anlarsın ölüler niçin yaşarmış
mona roza
rüyalarda tenhalarda dualarda seni hissediyorum
şuledar eyleyip sundun elini
tayfuna çevirdin sevda yelini
tutuşturdun yüreğimin külünü
nevalarda seni hissediyorum
akşamın renginde ay ışığında
bir gül yaprağının kırışığında
bulutta yağmurda gökkuşağında
semalarda seni hissediyorum
kimi zaman şiirin artık yeterince okunmadığından dem vuruyoruz, belki de öncelikle aşkın unutulmaya yüz tuttuğundan yakınmamız lazım




