Maarifçi retweeted
Ülkeyi savaşa sürükleyebilecek Mekke Anlaşması’na CHP, MHP’den daha fazla “evet” oyu verdi!
◾️Anlaşmaya “hayır” diyen Yeni Parti’den 30, DEM’den 34, İYİP’ten 13, Yeni Yol’dan 4 vekil oylamaya katılmadı!
Kaynak: @vekilimnet
haber.sol.org.tr/haber/ulkey…
Maarifçi retweeted
Ancient Rome ran a massive trade deficit with India around 2,000 years ago because Roman elites developed an insatiable appetite for Indian luxury goods—such as black pepper, fine muslins, cotton textiles, ivory, gemstones, and pearls—while India wanted very little of what Rome produced in return...
The Roman author Pliny the Elder wrote in his Natural History (around 77 CE) that India was draining the Roman Empire of 50 million sesterces every year (and up to 100 million sesterces when combined with the wider East). Because Rome had few exports that India desired (aside from goods like wine, glassware, and coral), the trade imbalance had to be settled in physical bullion. Millions of Roman gold and silver coins have been excavated across ancient trade ports and sites in South India.
. . .
Nearly 2,000 years ago, Rome was already complaining about losing money to foreign trade. Wealthy Romans loved Indian spices, precious stones, and luxury goods. Their demand was so high that huge amounts of Roman money flowed into India every year.
The Roman writer Pliny the Elder was particularly concerned. In the first century AD, he claimed that trade with India was draining at least 50 million sesterces from the Roman Empire annually. He also complained that imported goods were being sold in Roman markets for as much as 100 times their original cost.
Despite these complaints, trade continued to grow. Roman ships sailed across the Indian Ocean, bringing back pepper, fine fabrics, and other valuable products. Pliny's writings became one of the earliest recorded examples of people worrying about their country's money being spent on foreign goods.
Pliny also estimated that India, China, and the Arabian Peninsula together took around 100 million sesterces from Rome each year, although historians debate how accurate his figures were.
Roman moralists and economists, including Pliny and Tacitus, bitterly complained that the craze for foreign silks, spices, and trinkets was a fiscal drain and a moral failing that stripped the empire of its wealth. Ironically, while gold flowed east, the trade network itself also heavily funded the Roman state. Massive customs duties collected at Red Sea ports like Myos Hormos and Berenice—as well as the tax revenues generated through Alexandria—helped finance Roman infrastructure and the imperial budget.
#archaeohistories
Beyaz üstünlükçü ideolojinin ülkemizde derin etkileri vardı, öyle ki orta sınıflarımızda, eğitimli, kentli kesimlerimizde Batılı beyazlar karşısında sosyal, kültürel, siyasal, ekonomik ve hatta estetik zeminde güçlü bir aşağılık kompleksi vardı, bunun artık yerini ciddi bir reddiyeye, tepkiye, alaya bırakması ve en çok da beyaz üstünlükçü estetik anlayışın giderek terk edilmesi ülkemiz ve toplumumuz açısından çok olumlu gelişmelerdir, ne mutlu ve nihayet.
Maarifçi retweeted
More than 2,500 years ago, the Saka people were already recognisable by one remarkable feature: their tall, pointed headgear.
Known in Old Persian as Saka Tigraxauda, the name literally means “Saka wearing pointed caps.”
Their distinctive appearance is recorded in the inscriptions of Darius I and represented in Achaemenid Persian art. The famous reliefs at Persepolis depict delegations from across the Persian Empire, including the Saka, wearing their characteristic pointed headdresses.
Interestingly, this is not merely an artistic interpretation. In the Behistun inscription, Darius I explicitly refers to the Saka who wore pointed caps and describes his military campaign against them around 520–519 BCE.
The Greek historian Herodotus also described the Scythians as wearing tall, pointed caps and trousers (Histories, 7.64).
A fascinating example of how ancient inscriptions, historical sculpture and written accounts can come together to reconstruct the appearance of a people who lived more than two millennia ago.
Maarifçi retweeted
تصور امروز ما از تفکیک کاملاً مجزای لباس زنانه و مردانه، لزوماً با واقعیتهای تاریخی مطابقت ندارد. در آغاز دوره صفوی، فرم کلی پوشاک زنان و مردان ایرانی شباهتهای ساختاری شگفتانگیزی با یکدیگر داشت!
Maarifçi retweeted
Balkan Harbi’ndeki facianın boyutunu tam anlamıyla, yabancı devlet görevlilerinin raporlarıyla anlamak istiyorsanız başvurulacak eser budur. Türklerin samanlıklara doldurulup ateşe verilmesine kadar hiçbir dehşeti es geçmemiş. Elimde olsaydı tüm okullarda zorunlu tutardım.
📢 Besim Tibuk:
🔹 "Balkan Harbi'ni bir okuyun, ağlarsınız, Balkan Harbi'nde ağlarsınız."
🔹 "Balkan Harbi'nde biliyor musunuz ki; Selanik'teki Selanik'in gitmesi Osmanlı'da inanılmayacak bir olaydı."
🔹 "Selanik, İstanbul, Osmanlı'nın göbeği; Selanik gidecek deyince insanlar Osmanlı'da yıkılır zannederlerdi, o kadar önemli."
🔹 "Selanik'i kaç kişiye teslim ettiler biliyor musun? Elli tane çapulcuya teslim ettiler!"
🔹 "Elli, altmış değil; elli tane çapulcuya kolorduyu teslim ettiler."
🔹 "Bir kolorduda ne var biliyor musunuz? Ve teslim ettikleri cephaneliği de hazır bıraktılar."
🔹 "Bari teslim ettiğini tahrip et de öyle git, ne hallere düştük!"
🔹 "O insanlarımız öldürüldüler, Bulgarların yaptığı vahşet..."
🔹 "Türk insanı yirminci yüzyılda, on dokuzuncu yüzyıl sonunda en çok ezilen milletlerin başındadır Türk insanı."
🔹 "Bunu da bilmiyoruz, tam öğretmiyorlar bunları."
Tarihsel değeri kuşkusuz vardır da Buhari gibi geleneksel İslâmi teşekkülü son derece gerici/sekter bir konsensüse ve aksa evriltmiş isimlerden birine bu derece ehemmiyet ne kadar doğrudur tartışmalı, Ehli Rey'e ve Mutezile'ye taarruzları, hadis konusunda güya metot diye inşa ettiği saçmalık ve İslâm külliyatı içerisine ideolojik ve politik bir zeminde "sahih hadis" diye dahil ettiği şeyler ortada.
İmam Buharî’nin Semerkand’ın kuzeyindeki Hoca İsmail köyünde yer alan türbesi yakın zamanda yenilenerek devasa bir külliyeye dönüştürülmüş ve bu yılın Mart ayında açılmış. İnşaat faaliyetlerine Türkiye’nin önemli ölçüde destek verdiği külliyenin içinde İmam Buharî’nin gerçek mezarı, sembolik türbesi, büyük bir cami yine büyük bir müze ve oteller yer alıyor.
Maarifçi retweeted
“Jasmine” is a Persian word in origin for the flower.
It spread into nearly 40 languages, and became a girls name in many of them.
Separate roots gave Hindi, Tamil, Thai, Malay and Chinese their own words.
Çok sarsıcı bir şeydi esasen yaşadığı bunu bir şekilde aşabildiğine de inanmıyorum, buradaki şakası da esasen sırf daha agresif ve ofansif görünmek adına yaptığı bir şaka, malûm hanımefendi aslında yeni nesil "varoş feminizmi" pejmürdeliğinin en güzel örneklerinden birini sergiliyordu hem herifi arkadaşlarından biriyle aldattı hem de tipik bir çirkef olarak "bana şiddet uyguladı" paçozluklarıyla ortalığa düşüp herife karşı kamuoyu oluşturmaya çalıştı, bir radde öncesinde olduğu gibi yeterli desteği bulamayıp ciddi eleştirilerin hedefi olunca da köşesine çekildi, şimdi de mizahın kıyısından dahi geçemeyen vasat işlerle meşgul kendisi.
Maarifçi retweeted
📢 Murat Bardakçı:
🔹 "Mehmet Akif, Enver Paşa ve diğer bütün İttihatçılar, hayatlarının sonuna kadar Abdülhamid'e muhaliftir kardeşim."
🔹 "Bunları aklamaya çalışmayın! Bu aklamak da değil, bu hatıralara hakarettir."
🔹 "Adamların düşüncesi bu değil, Sultan Hamid aleyhindeki en ağır şiiri yazan Mehmet Akif'tir, bunu niye saklıyoruz biz?"
🔹 "Enver Paşa'nın bütün evrakı benim elimden geçti ve her şeyini yayınladım efendim."
🔹 "Biz Abdülhamit'i devirmekle çok büyük hata etmişiz falan, böyle bir şey yok."
🔹 "Ölümünün sonuna kadar, yani 1921'in sonuna kadar, hatta daha şeyini söyleyeyim, Atatürk'e yazdığı mektuplarda 'Sultan Hamidleşme' diyor."
🔹 "'Devleti mahveden Sultan Hamidleşme' diyor."
Maarifçi retweeted
Anatoli Nikoleviç Kirpiçnikov Drevnerusskoe Oruzhie: Dospekh eserinde bulunan maskeli miğferlerin çoğunu Karakalpak(Cherni Klobuki) Kurganlarından çıktığını yazmıştır. Maskeli miğferlerden çok şişek ve tipi belirlenmeyen miğferler çıkmıştır.
Levant, Filistin kıyılarında domuz eti yasağının gelişiminin ekonomi politik nedenleri ve bu nedenlerin ideolojik bir çehreye büründürülmesi hakkında muhteşem bir çözümleme, okuyunuz muhakkak.
The pig was never banned for the worm. The worm was found in London in 1835. Sit on the throne of a small kingdom in the hills of the Near East around 900 BC and you will find the pig was banned for something you could see from the palace roof.
Your treasury is counted in sheep. The temple's ledgers count them by the ten thousand, and every one of them is a tax you can see walking. A sheep grows a fleece you shear every spring. A sheep gives milk, a sheep gives a lamb, and a sheep goes where the shepherd drives it, in a flock, to the altar, to the army, to the tithe barn, over the hills to the market you own. A sheep needs pasture, and pasture has an owner, and the owner answers to you.
The cow is better still. The ox pulls the plough that grows the grain you tax. The cow gives milk every day and a calf every year, and a bull on the altar is the prestige of the house that offered it. Cattle need land, wide land, the kind only a great house holds, so a man with cattle is a man with a landlord, and his landlord has you.
And then there is the thing in the yard behind every hovel in your kingdom.
It has no wool. It gives no milk you would drink. It will not pull anything. You cannot drive it to the temple in a flock, because it will not be driven, and nobody in your army wants to march to war behind it. It needs no pasture at all. It lives on the household's peelings, the acorns in the wood, the waste behind the house, and it turns the lot into fat. A sow throws ten piglets, twice a year, and they are bacon in six months. A family with a pig behind the house has meat and lard through the winter and has asked nothing of you, your priests, your pasture or your landlords to get it.
That is the problem. The pig is a democratic animal. It is the one source of meat in your kingdom that the ledger cannot see, and a man who can feed himself can afford to be rude.
So you want it gone, and you cannot simply take it, because there are thousands of them and they are in every yard. You need the people to give it up themselves, gladly, and look down on the neighbours who do not.
Which brings you to the second thing you can see from the roof. Down on the coast are the Philistines, the richer people, the ones with the iron and the ports, and they eat pork like Greeks. Their rubbish is a fifth pig bone. Yours is almost none. You did not plan that; the hills were always sheep and goat country. But it is a gift, because the easiest way to make a people is to tell them what they do not eat. Draw the line at the pig and every man in your hills is on your side of it and every man on the coast is on the other. Identity is cheaper than a garrison and it never mutinies.
You still need a reason, because people like a reason. Do not say the pig makes a poor man independent. Say it is unclean. Say the god finds it filthy. Do not explain why the cow, which stands in its own dung and carries a tapeworm of its own, is clean; nobody will ask, because the cow belongs to their betters and they already know better things are cleaner. Write it into the law with the hoof and the cud so it sounds like zoology. Your priests will enforce it for free, because it enlarges them, and in three generations nobody will remember it was ever a decision.
That is how the thing is done, and it was done again and again. In Egypt the swineherds were the one class in the country barred from every temple, and the workmen's villages behind the great building sites are knee-deep in pig bone, because the ledger never fed the men who cut the stone and the pig did. Every state that wanted its people dependent has found the same animal in the same yard and reached the same verdict.
The reason the modern reader has been given is the worm. Trichinella was first seen by a medical student with a microscope at St Bartholomew's Hospital in 1835, two and a half thousand years after the law was written. It is killed by cooking. Beef carries its own worm and was never banned. Goat carries brucellosis and sat on every altar. The hygiene story is a Victorian explanation bolted onto a Bronze Age tax policy, and it has lasted because it is flattering: it makes the ancient lawgiver a sanitary inspector rather than a man who had counted the sheep and could not count the pigs.
From the roof it was never about what the pig carried. It was about what the pig gave, to whom, without asking you first.
Genç erkek güzelliği övmek dönemin edebi ve sosyokültürel anlayışının bir ürünüdür, Fatih'in doğrudan bu tarz eğilimleri var mıdır bilemem ve fakat topyekûn tüm Osmanlı sultanlarını, Osmanlı bürokrasisini, elit kesimlerini, Osmanlı ahâlisini eşcinsellik, oğlancılık, pederasti, pedofili vs. ile itham etmek etik ve objektif bir yaklaşım değildir, bu tarz edebi övgülerin, Osmanlı'daki kimi şeri dava kayıtlarının, Osmanlı'da bahnâme tarzı eserlerin ve eşcinselliği, oğlancılığı bilinen kimi karakterlerin varlığından hareketle Osmanlı toplumunun hepsini oğlancılıkla itham etmek ya da Osmanlı toplumunda veya Osmanlı bürokratik sınıflarında yaygın "eşcinsellik" çıkarımına götürmek gayrıbilimsel, ifrad düzeyinde yorumlardır, bunu dönemin veya evvelinin diğer uygarlıklarına da rahatlıkla yorabilirsiniz, Osmanlı'dan, monarşiden, Osmanlı hayranlığından günahı kadar hazzetmeyen biri olarak yazıyorum bunları.
Fatih Sultan Mehmet ve Oğlancılık İddiaları
🟢 "Fatih Sultan Mehmet oğlancı mıydı? Evet, oğlancıydı. Osmanlı Devleti'nin yükselme döneminde ve 17. yüzyıla kadar elit sınıflarında, seçkin sınıflarında oğlancılık son derece yaygın, açıkça konuşulan, şiirler yazılan, eserler bestelenen bir konuydu."
🟢 "Erkeklerin kadına sevgi ifade etmesinden daha makbul, daha yaygın ve daha kabul edilir olan yöntem, genç erkeklere yönelik cinsel arzu ve sevginin ifade edilmesiydi. Hiç utanmadan, çekinmeden ifade edilirdi. Padişahların çok sayıda genç oğlanlarla ilişkileri olurdu."
🟢 "Derken aşağı yukarı Lale Devri sularında, 18. yüzyıl başlarında birdenbire, aniden böyle bir rüzgâr değişimi oldu ve oğlancılık ayıp, utanılacak bir şey, mekruh bir şey olarak değerlendirilmeye başlandı."
Pazar Sohbeti 220 - 21 Nisan 2024
👆 Tüm kesitler profilimizdeki linkte
Maarifçi retweeted
Geçmişteki birkaç edebi örneği, belirli çevrelerdeki davranışları alıp koskoca bir imparatorluğun toplumsal normuymuş gibi sunmak, tarihçilik değil, seçmeci tarih anlatıcılığıdır. Fatih Sultan Mehmet'e ilişkin tartışmalı rivayetleri kesin hükme dönüştürmek de aynı yöntemin ürünüdür.
Üstelik şiiri biyografi, edebi mecazı cinsel itiraf, sınırlı toplumsal pratiği genel kabul gibi sunamazsınız.
Osmanlı'da erkekler arasındaki homoerotik ilişkilerin varlığı tarihsel bir olgudur; fakat bundan bütün seçkin sınıfların aynı hayatı yaşadığı veya toplumun bunu koşulsuz kabul ettiği sonucu çıkmaz.
Tarih, bugünün kavramlarıyla geçmişe etiket yapıştırma alanı değildir. Bir iddiayı çarpıcı kılmak uğruna rivayeti belgeye, istisnayı geleneğe, edebiyatı toplumsal gerçeğe dönüştürmek ise entelektüel cesaret değil, metodolojik özensizliktir.
Fatih Sultan Mehmet ve Oğlancılık İddiaları
🟢 "Fatih Sultan Mehmet oğlancı mıydı? Evet, oğlancıydı. Osmanlı Devleti'nin yükselme döneminde ve 17. yüzyıla kadar elit sınıflarında, seçkin sınıflarında oğlancılık son derece yaygın, açıkça konuşulan, şiirler yazılan, eserler bestelenen bir konuydu."
🟢 "Erkeklerin kadına sevgi ifade etmesinden daha makbul, daha yaygın ve daha kabul edilir olan yöntem, genç erkeklere yönelik cinsel arzu ve sevginin ifade edilmesiydi. Hiç utanmadan, çekinmeden ifade edilirdi. Padişahların çok sayıda genç oğlanlarla ilişkileri olurdu."
🟢 "Derken aşağı yukarı Lale Devri sularında, 18. yüzyıl başlarında birdenbire, aniden böyle bir rüzgâr değişimi oldu ve oğlancılık ayıp, utanılacak bir şey, mekruh bir şey olarak değerlendirilmeye başlandı."
Pazar Sohbeti 220 - 21 Nisan 2024
👆 Tüm kesitler profilimizdeki linkte
Maarifçi retweeted
ABD ara seçimlerinde öne çıkan yeni solcu yıldızları al, yerlerine Marx Engels Lenin Stalin Mao'yu koy, Demokratlar şemsiyesinde onların dahi yapabileceklerinin bir sınırı olur. Kişiler ve niyetlerden çok, örgütler ve yaslandıkları siyasi sistem belirleyicidir çünkü.
Her türlü yerel başarıya rağmen Amerikan siyasetini umutsuz vaka yapan şey tam olarak bu iki partili sistem ve emekçilerin alternatifsizliği zaten.
Acı bir gerçeği tekrarlamak gerekiyor. Ne yazık ki Amerika, Beyaz Saray ve Pentagon'da bombalar patlamadığı sürece değişmeyecek, son derece 'kurumsal', 'oturmuş' bir siyasi sisteme sahip.
Zaten 'kötü adamlar' oldukları için değil, tam olarak bu ve benzeri olgulardan yola çıkarak, mevcut Amerikan sistemine bakarak onu emperyalist olarak tanımlıyoruz.
Ben ABD'yi savaş veya gerçek bir iç savaş dışında hiçbir şeyin değiştiremeyeceğini düşünüyorum.
Peki bu haliyle Amerikan seçimlerine damga vuran bu yeni 'trend' değersiz midir, kesinlikle değersiz değildir, dikkatle izlenmelidir.
Ancak değerlerini, yani bu kesimlerin Amerikan sisteminde nereye oturduklarını, özellikle dış politikada yaratacakları kırılmalarla anlayacağız bence tam olarak.
Yani doğal olarak, siyasi ömürlerini de bu şekilde tamamlayacaklar.
Maarifçi retweeted
JD VANCE:
Seçmen şunları istiyordu…
1. Savaşı bitirin
2. Hayat pahalılığına/enflasyona odaklanın
3. Önce Amerika deyin
4. İsrail ile olan ilişkimizi değiştirin
Eğer buna değdiğini, önümüzdeki 6 yıl boyunca Senato’yu kaybetmeye değdiğini savunmak istiyorsanız, çıkın savunun.
Ödemeye değer bir bedel olduğunu iddia edin.
Katılırsınız ya da katılmazsınız, bu en azından dürüstçe bir tutum olur.
Maarifçi retweeted
DOĞAN AVCIOĞLU'NUN TÜRK SAĞI ÜZERİNDEKİ ETKİSİ
Doğan Avcıoğlu’nun Türk sağı üzerindeki etkisini gösteren örnekler çok azdır. MHP’nin düzenlediği parti doktriner eğitim programının notlarından oluşan ve Kenan Eroğlu tarafından kaleme alınan Ülkücü Hareketin Doktriner Eğitimi isimli kitapta “Liderin Kitapları” başlığının altında Türkiye’nin Düzeni’nin yer alması dikkat çeker. 1974’te Milli Gazete’de İdris Esen, MSP’li Ticaret Bakanı Fehim Adak’ın “turist para getirir ama ahlak götürür” sözünün, sanayileşememiş ve azgelişmiş ülkeler için geçerlilik taşıdığını savunurken bu iddiasını, Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni isimli eserine referans vererek desteklemişti.
1960’larda ve 1970’lerde sağın ideolojik cephaneliğini doldurabilecek ve iddialarını modern düşünceye adapte edebilecek yerli isimlerin sayısı sınırlıydı. Mümtaz Turhan ve Erol Güngör gibi entelektüeller popülerleşmişti, ancak onların da düşünsel derinlikleri belirli sınırlar içindeydi. Gunnar Myrdal gibi modern isimler sağ cenahta da okunuyordu (bazen yanlış anlaşılsa da). Bununla birlikte, sağın mevcut tezlerini destekleyecek büyük tarihsel anlatılar, modern bir düşünce sistematiği içinde oluşturulmamıştı. Son iki yüzyılda Türkiye’de yapılanlar sağ yazında eleştiriliyor, ancak sağcılar bu eleştirileri somut delillerle desteklemeye çalışırken, genellikle “zamanında Osmanlı büyük devletti, şimdi büyük değiliz” veya “makine değil, şarap fabrikası açtık” demenin ötesine geçemiyordu. Bu noktada sağın genel tezleri ile Avcıoğlu’nun düşünceleri arasındaki bazı benzerlikler dikkat çeker.
Örneğin “geri bıraktırılmış Türkiye” tezinin ve bağımlılık okulunun etkisinin sağda da tesirlerinin görülmesinde Avcıoğlu ve Türk solunun tarihsel anlatısının etkili olduğu söylenebilir.
Yine sosyal-ekonomik program bağlamında görülen paralellikler de kayda değerdir. MHP 1977 Genel Seçimleri öncesinde bankaları ve sigortacılığı devletleştirerek milli sermayeyi sanayiye kaydırmayı ve bütün vatandaşları sosyal güvenliğe kavuşturmayı vaat etmişti. Türkiye’nin Düzeni’nde de Doğan Avcıoğlu bankaların ve sigortaların devletleştirilmesini savunmuştu. Türkiye’de İslami sağ ve aşırı sağ çevreler, sömürücü azınlıklar söylemini 1980 öncesinde sıklıkla tekrarlamıştı. Bu noktada Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni’nde de sağ yazındakine çok benzer bir sömüren azınlıklar analizinin varlığı dikkati çekiyordu. Yine Avcıoğlu’nun çeşitli yayınlarındaki Siyonizm ve Helenizm, Yunanistan’ın Oniki Ada’da tahkimat yaptığı vurgusu dikkat çekiciydi.
Türkeş, 1973'te MHP'nin 11. Kurultayı'nda yaptığı konuşmada, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da süregelen ve aile mülkiyetine dayalı olan, kendi ifadesiyle “feodal” tarım sisteminin, ülkenin demokratik düzenine ve insanlık onuruna aykırı olduğunu ifade etmişti. Bu ifadelerde sol jargonun belirgin etkileri görülüyordu. Türkeş, bu tür konuşma metinlerini ve yazılarını sıklıkla partili entelektüellere yazdırırdı. Örneğin, Taha Akyol'la gerçekleştirdiği bir röportajda Herbert Marcuse'den bahsetmişti; ancak Türkeş'in gerçekte Marcuse hakkında ne kadar bilgi sahibi olduğu belirsizdir. Marcuse üzerine yapılan analizin doğrudan doğruya Enver Altaylı ve Taha Akyol gibi isimlere ait olması kuvvetle muhtemeldir. Aynı Taha Akyol'un da Türkiye’nin Düzeni’nden çok etkilendiği ve kitabın satırlarını ayrıntılı şekilde çizerek okuduğu bilinmektedir.
Doğan Avcıoğlu’nun Türkeş’e karşı tavrı da dikkat çekiciydi. Avcıoğlu, 1969’da Yaşar Tunagür ve Nurcuların Türkeş’in partisine cephe alıp Demirel’i desteklediğini, Cevdet Sunay’ın Atatürk düşmanı Tunagür’ün dosyasını hükümete ulaştırdığını ifade etmişti. Doğan Avcıoğlu, faşizm gelir korkusunun bazı sol çevreleri gerici güçler koalisyonunu ehveni şer saymaya yönelttiğini de belirtmişti. Burada dikkat çeken bir diğer nokta, Metin Toker’in, Yön’ün zamanında Türkeş’te dahi bir Nasır aradığını iddia etmiş olmasıydı (Toker, Doğan Avcıoğlu öldüğünde tüm eleştirilerine karşın “Doğan Avcıoğlularımız çok olsun. Milletler asıl onlarla yücelirler” demişti).
Benim sağ cenahta bulunan bazı tanıdıklarımdan işittiğim şeylerden biri, eski nesil bazı muhafazakar ve milliyetçilerin ev kütüphanelerinde Türkiye’nin Düzeni’nin bulunduğuydu. Türkiye’nin Düzeni’nin siyasal etki çemberi aslında görünenden daha genişti. Fakat Soğuk Savaş’ın politik ve kültürel kutuplaşma ortamında Avcıoğlu’na sol cenah dışında doğrudan referans vermek pek kolay değildi.
1950’lerde Aydın Yalçın’ın yönetiminde çıkan Forum dergisinde yazan sağcı, liberal, Kemalist ve solcu yazarların ortak bir kalkınmacı-modernist yaklaşıma sahip olduğu dikkat çekiyordu ki 27 Mayıs sonrasının ekonomik ve siyasal programı ile Forum’un çizgisi arasındaki paralellikler açıktı. Türkiye sağında ve solunda 1960 sonrasında uzun süre kalkınmacı düşünme kodları üzerine gelişmiş bir tarih anlatısının etkileri de gözleniyordu. Doğan Avcıoğlu, devletçi ve milli yaklaşımıyla sağın bir kesiminde kabul görecek bir dili yakalamıştı.
Türkiye’nin Düzeni, genel tarihsel ve ideolojik yaklaşımı itibariyle Nasyonal Bolşevik türün bir parçası olarak görülemez. Ancak, içeriğindeki bazı unsurlar ve yarattığı etkiyle kitap, Nasyonal Bolşevik literatürün Türkiye’deki klasiklerinden biri olarak kabul edilebilir. Bu noktada, Türkiye’nin Düzeni ile aşırı sağ yazın arasındaki paralelliklerin daha sistematik bir değerlendirmeyi hak ettiğini düşünüyorum.
Maarifçi retweeted
Erdoğan'ı yoldaşları, Trump'ı da Netanyahu batırdı... Karagül tezi, ama Trump'ın doğrudan soykırımla payı, Epstein koaliyonu ile çocuk istismarcılığı ile ilişkisi falan bunları bir biz sorun ediyoruz, İbrahimler bu başlıkta sessiz... Öyle ya, bir soykırım yaptı diye Filistinli kanını oluk oluk döktüler diye Trump'a laf eder mi bunlar...
Maarifçi retweeted
senin silah arkadaşların sana hakkını helal etmeyecek sen artık silah arkadaşlarının bedduasını almış adamsın
Maarifçi retweeted
Amerika'da cereyan edecek herhangi bir şeyden hayır ummayacak kadar tecrübeliyiz lakin Abdurrahman Muhammed es-Seyyid kardeşimiz inşallah bizi yanıltır :)
ABD tarihinin ilk Müslüman senatörü olarak Michigan’dan seçilen Abdul El-Sayed:
• Sizi nefret dolu olarak nitelendirmeye çalışırlar, eğer Filistinli çocukların atalarının topraklarında, bizim vergi paramızla öldürülmeden büyümeye hakları olduğuna inanıyorsanız.
• Eğer barış, onur ve kendi kaderini tayin hakkı için eşit haklara inanıyorsanız, bu nefret değil. Bu sevgi.
• Michiganlılar, vergilerimizin burada harcanmasını istiyoruz.
• Donald, bak, adımla zorlandığını biliyorum. O yüzden JD beni Ocak'ta yemin ettirdikten sonra, sen sadece devam edip bana Senatör diyebilirsin.














































